Pazar, Mayıs 28, 2006

"Sanal Kişilik" Olmak

İlginçtir, internet moda oldu olalı, yeni yeni sözcükler, söz grupları, vs. de kelime hazinemize eklenir oldu... Saymaya kalksak, yüzlercesini buluruz herhalde... Ama ben bu gece, bir tanesine takmış haldeyim: "Sanal Kişilik"!

Nereden çıktığını sormayın, aslında çok uzun zamandır aklımın bir köşesinde yer eder durur bu tanımlama... Geçenlerde de "sanal kişilik" olmakla itham edildiğim için, üzerinde yeniden kafa patlamanın uygun olduğunu düşündüm, e tabii ki en uygun mekân da sabuklamanın doruk yaptığı bu blog olurdu herhalde...

O halde ortam uygunken, birkaç satır çiziktirelim, hazır uykusuz gecelerin birindeyken, kafayı dağıtmak için iyi bir yol olur... Biraz da kendimizi kendimize anlatmış oluruz, değil mi?

Şöyle başlayalım: "Sanal Kişilik" ne demektir? Efendim, şimdi bu sıfat tamlaması, genelde karşıdaki kişiyi aşağılamak adına kullanılır... "Sen ne bilirsin ki, altı üstü 'sanal bir kişilik'sin!" denilerek küçümseme yapıldığı hissettirilmeye çalışılır... "Her kim isen, ortaya canlı kanlı çık da boyunu posunu görelim." demeye gelir çoğu zaman. "Oturduğun yerden laf söylemek kolay, karşımıza çık da öyle konuş." anlamına da gelebilir... Ama ne demek olursa olsun, amaç, karşıdaki kişiye dedikleri, yaptıkları, görüşleri, vb. çoğaltılabilecek eylem ve düşüncelerinin önemsenmeye bile değmeyecek değersizlikte olduğunu belletmektir.

Peki "sanal kişilik" başka ne anlamlara gelebilir? Üzerinde düşünürsek, eminim, yukarıdakinden farklı anlamlara çekilebilecek şeyler de bulabiliriz... Mesela, hemen şu anda aklıma gelenlerden biri, kişinin gerçek kimliğinin bilinmesini istemediği için ortaya çıkardığı "nick"lerden biri olması... Çok basit bir açıklama olduğu için, burun kıvırıp kabul etmeyecek değiliz. Değil mi?

Internet icat oldu olalı, en popüler kullanım alanlarından biri "chat" yapmak olmadı mı? İnsanlar sahte isimlerle, "nick"lerle birbirleriyle uzun uzun sohbet etmedi mi? O sırada, kimse kimseyi karşısında etten kemikten görmediği için eleştirme ihtiyacı duymazdı, küçümsemeyi aklına bile getirmezdi. Yozlaşan her şey gibi, zamanla, kendilerini "elit" ilan etmekte zarar görmeyen bir kısım internet kullanıcısı, gerçek hayatta görmediği, oturup iki çift laf etmediği kişileri "sanal kişilik" diyerek aşağılamaya ihtiyaç duydu. Bunu da en çok, karşısındaki kişi kendisinin haksız olduğunu, bir hata yaptığını yüzüne vurduğunda yaptı. Böylece karşısındaki kişinin dedikleri, görüşleri bir anda değersizleşiveriyor, önemsenmeyecek boyuta inebiliyordu. Vicdanlar bu şekilde rahatlayabiliyor, suçluluk duygusundan uzak kalınabiliyordu.

Bu açıdan bakıldığında, "sanal kişilik" olduğunu söyleyenler, son derece insani bir kendini korumaya alma davranışı sergiliyorlar. Onlara hak veriyorum yani, ama bu "sanal kişilik" olduğum için beni rahatlatmıyor. O yüzden açıklama yapmak zorunda hissediyorum kendimi...

Detaylara girecek değilim. Sadece özetleme yapacağım. Şimdi - ismi lazım değil -, bir forumda, daha önce söyledikleriyle takdirimi toplamış bir forum üyesi, sonrasında dediklerinin tam tersini yapıyor, yani çark ediyor, üzerine de özür diliyor. Bunun üzerine, ben de - ne akla hizmetse artık -, çıkıp bu tavrı ayıplıyorum. Sonrasında üzerine hiç vazife olmayan bir başkası gelip bana cevap yetiştirme gafletinde bulunuyor. Daha doğrusu, cevap yetiştirebileceğini düşünüyor. E haliyle, sorun büyüyor. Devreye daha önce dedikleriyle beni dumura uğratmış forum yöneticilerinden biri giriyor ve kendi açısından haklı olduğu yorumlarında bulunuyor ve başlığı kilitleyiveriyor. Ne güzel bir çözüm! Cevap veremiyorsan, sustur. Sonra özel mesajlaşma yoluyla durum protesto ediliyor tarafımdan ve aldığım cevap akıllara seza "sanal kişilik" olduğum vurgusuyla sona eriyor. Denilecek şey o kadar çok ki aslında, ama bu yanıtın ardından, konuyu bu zihniyetteki biriyle sürdürmenin anlamsız olduğuna hükmederek sessizliği tercih ediyorum. "Maydanoz" ve "yalaka" konumundaki "avukat" arkadaş ise, forum yöneticisini o kişinin kendisinden daha fazla savunarak tipik bir "kraldan çok kralcı" tutumu sergiliyor. Ona da gerekli cevaplar, anlayabilme kapasitesi belli bir yaş grubunun seviyesine çekilerek anlatılmaya çabalanıyor tarafımdan. Ne kadar anladığını Tanrı bilir... Ya da anlayıp anlamadığını...

Böylece "sanal kişilik" olduğum tescillenmiş oldu. Şimdi oturup bunun için üzülsem mi, yoksa durumun komedi boyutunu göz önünde bulundurup gülüp geçsem mi? Ben kararımı çoktan vermiş haldeyim aslına bakılacak olursa. Yine de üzerinde düşünmeden olmuyor işte...

Bir kişinin gerçekte kim olduğunu onu görmeden, ona dokunmadan, onunla yüz yüze konuşmadan bilemez miyiz? Şart mıdır bire bir fiziksel temas, bir kişinin anlaşılabilmesi için? Daha da önemlisi, daha önce hiç görmediğiniz, hiç konuşmadığınız birinin görüşleri, savunduğu fikirler, arkasında durmaktan çekinmediği idealler gerçekten de değersiz, kaale alınmayacak, önemsenmeyecek seviyesizlikte midir? Yani, eğer biriyle daha önce karşılaşmadıysanız, onun söyledikleri bir anda değersizleşir mi? Tanımadığınız birinin sizi eleştiriyor olması ego'nuzu mu zedeler? "Bilinmeyen"den bu denli korkmanın altında yatan içsel çatışmanın kökeni ne olabilir?

Sorulacak soruların ardı arkası kesilecek gibi değil... Asıl merak ettiğim, "sanal kişilik" damgası vurmaktan çekinmeyen kişilerin kendilerinin de birer "sanal kişilik" olup olmadıklarının farkındalık dereceleri... Beni tanımayan bir kişiyi, herhalde benim tanımam söz konusu olamaz. O halde, "sanal kişilik" olarak nitelerken beni birileri, aslında kendilerini de aynı şekilde nitelemiş olmuyorlar mı? İronik!

Son olarak şunu söylemek isterim: Bazen söylediklerimizin karşımızdakini kırabileceğini düşünmüyoruz galiba... O yüzden, kendimizi temize çıkarmak, suçluluk duygumuzu azaltmak, üstünlük hissetmek, vd. benzeri gerekçemiz ya da motivasyonumuz ne olursa olsun, "iki kere düşünüp, bir kere söylemek" düsturundan vazgeçmemeliyiz.

Bir de, ders verir gibi şeyler yazmaktan nefret ediyor olsam da, bunu yazmazsam içimde kalır: Kiminle dans ettiğinizi sanıyorsunuz? LOL!

"Sanal kişilik" gibi bir tanımlamayı seve seve kabul edebilirim, "kişiliksiz" olmaktan yeğdir zira... Ayrıca bu nasıl bir narsisizmdir ki, kendisini tanıma isteği duymayan "diğerleri"ni "sanal" olarak küçümsemekten geri kalmıyor?

Allah, cümlemizi ıslah etsin...

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Türkiye'den Ermenistan'a Giden 10 Puan Üzerine

Ermenistan'a verilen oyların altında başka sebepler arayan arkadaşlar olmuş, söz kalabalığı içerisinde kimin yazdığını unutmuşum, kusura bakmasın, ama soykırım gibi bir konuyu getirip de "Onlar bizim onlara soykırım uyguladığımızı söylüyorlar." diye Türkiye'den giden oyların altında yatanın, Almanya'da yaşayan Türkler'in Türkiye'ye verdiği oylardan farklı olduğu iddia edilmiş. Nasıl bir ilişki kurulmuştur burada, ben çözemedim. Biraz teferruat rica edelim de bizi bilgilendirsin. Ne farkı oluyor ikisi arasında? Türkiye'de yaşayan Ermeni kökenli vatandaşlarımız ile Almanya'da yaşayan Türk kökenli vatandaşlarımızın kendilerine tarihi, kültürel, etnik, dini, vs. pek çok açıdan benzeyen bir ülkenin temsilcisine oy vermesinde ne gibi bir ayrım olabilir? Ayrıca, bu düzeltmeyi yapmakta çok büyük önem görüyorum: Aynı yazıda Türkiye'deki Ermeni kökenli vatandaşlarımız için "azınlık" tabiri kullanılmış. Bu tamamıyla yanlıştır! Türkiye'deki "azınlık" tanımı Lozan Antlaşması'nın çerçevesinde çizilmiştir, azınlıklar sadece dini gruplara verilmiş bir nitelemedir, etnik köken kesinlikle gözetilmez. Buradan da anlayacağınız gibi, Ermeniler değil, Hıristiyanlar azınlık kabul edilebilir ancak T.C. sınırları dahilinde. Dolayısıyla güya politik sebepler öne sürerken, kullandığımız dile ve terimlere dikkat etmemiz gerekir. Kanbağı vesilesiyle bir grup vatandaşımıza bir nevi "Bize soykırımcı diyene nasıl oy veririsiniz vatan hainleri?" anlamına gelecek serzenişlerde bulunmak abes kaçar! Kaldı ki, adı soykırım mıdır, tehcir midir, henüz tartışmalı olan bir meseleyi burada hiç gündemde değilken tekrar tekrar ısıtıp masaya sürmenin de bu konuyu bir soykırım propagandası olarak kullanmakta beis görmeyen, tam da o vatan haini kabul edilebilecek kişilerin ekmeğine yağ sürmekten öteye gitmiyor da ne yapıyor? Bir de daha önce bir başlığa kopyalamıştım alıntıladığım metni, ama neresiydi tam hatırlamıyroum şimdi, şu "Ermeni diasporası" lafından da vazgeçmek lazım; malum "diaspora"nın etimolojik yönü göz önünde bulundurularak. Yoksa bilmeden onların istediğini kabul etmiş oluyoruz. Politik veya değil, hiç tartışmaya niyetim yok; sadece soykırım iddiaları, katil damgaları, vs. gündeme getirilip de en ilgisiz kısmından ESC ile birleştirilmeye çalışılınca dayanamıyorum. Yeter kardeşim bu nefret, barış istiyorsak barışı getirecek şartları da sağlamaya çabalamalıyız. Çabanın tek taraflı oluyor olması, bizlerin doğru olduğunu bildiğimiz bazı şeyleri yapmamıza engel değil. Hem yanlış olduğunu söyleyeceksin, Ermenistan'ın tavrını eleştireceksin, hem de kalkıp o beğenmediğin tavrı aynen sen ona uygulayacaksın! Bu ne menem tezattır, böyle mantıksız bir şey yapılabilir mi, arkasında durulabilir mi bunun? Ya Ermenistan'ın tavrını eleştirmeyeceksin, soykırım iddialarını önemsemeyerek karşı savlarını öne süreceksin her fırsatta yıllardır yapıldığı gibi; ya da "Artık yeter!" deyip, yanlış bulduğun tavrın aynısını kendin de yapmaktan vazgeçeceksin! Aynı tartışmaları uzak değil, daha geçen sene Yunanistan'a 12 puan verdiğimizde yaşamadık mı? Neymiş efendim, hep özverili olan taraf biz oluyormuşuz, Yunanistan bunu anlamıyormuş. Ne yani, ondan önceki senelerde, biz Yunanistan'ı çok mu sevdik de oylar yağdırdık? "İyilik yap, denize at..." diye giden Türk atasözünü, "Sana bir tokat atana diğer yanağını da dön!" diyen Hz. İsa öğretisini, İslamiyet'in hoşgörü anlayışını, Türk kültüründeki "Affetmek, büyüklüktür!" düsturunu bize öğretmediler mi? Ben öğrendim, sizleri bilemiyorum... Ama kan kokusunu aldığım iğneli, imalı sözler karşısında soğukkanlılığımı kaybediyorum istemeden, ne zaman bitecek bu nefret "siz"den olmayana karşı? Amerikan sinemasında "diğeri" temasıyla işlenen ve orta sınıf, beyaz, Amerikan erkeği sınıfı dışında kalan herkesi azınlık ya da olması gerektiği gibi olamamış, "çürük yumurta" kıvamında sunan senaryolardan yeterince izlemediniz mi? Kadın olmak, eşcinsel olmak, siyah olmak, alt sınıftan gelmek, vs. nasıl hep uzaylı, komünist, radikal dinci vb. kisveler altında sunulup duruyorsa izleyicilere, bizler de bunları "cık cık cık" nidaları altında eleştirip, eşitlikten, adaletten, özgürlükten bahsetmeyi seviyorsak sinema salonundan çıktığımızda; neden aynı doğruları, mesele, politize olmuş halkların birbirlerini oylar hale geldiği ESC'de yapamıyoruz? Durup düşünmek lazım... Ancak o zaman, ne yazdığımızı anlayabiliriz sanırım, ya da yazdıklarımızın gerçekte ne ifade ettiğini... Bu kadarı da herkes için yeterli olacaktır.

Sakis ve Hollandalı Sunucu

Sakis'le bayağı bir dalga geçti Hollandalı sunucu...
"Saki Taki Tako" gibi bir şeyler geveledi bol bol...
Bir de Sakis'in eşcinsel olduğuna dair iddialar yüzünden, "Telefonumu şimdi mi vereyim, sonra mı istersin?" diye sordu imalı kaş göz hareketleriyle...
Sakis çok bozuldu, sinirlendi, "Şimdi ver." dedi... Hatta "Eminim, 696969'dur." gibi bir şeyler söyledi... Malum, 69'un anlamını çağrıştırarak...
Ama Hollandalı adam hiç bozuntuya vermeden, "Yanlış, öyle değil." gibisinden bir şeyler söyledi. Sonra da bir telefon numarası verdi uzun uzun... Sakis tabii ki mosmor, sinirden yüzü asılmış haldeydi bu sırada...
Hollandalı son darbesini de Türk - Yunan çekişmesini bir koz olarak kullanıp indirdi: "Türkiye'ye gururla 12 puanı veriyoruz!" Bunu kaçırmış olamazsınız...

ESC Sonrası Birkaç Düşünce

Aklıma takılan birkaç şeyi de ben yazayım...
1. Finlandiya'nın kazanmasına neden kızılıyor ki? Şarkıyı beğenmemiş olabilirsiniz, rock sizin tarzınız olmayabilir, Lordi ESC ile dalga geçenlerden oy almış olabilir, puanlar şarkıdan ziyade maskelere ve sahnedeki ateşli gösteriye gitmiş olabilir... Bunların hepsi doğru, hiçbirini yadsımak haddimize değil. Ama bir de şu nokta var: Tele-voting döneminde oylama sırasında her ne kadar konu komşu oylaması mide bulandırıcı bir hal aldıysa da, hiçbir zaman birinci ülkenin hangisi olacağını değiştirecek boyuta gelmedi... O yüzden burada sayılan tüm karşı çıkma noktaları bir yana, Lordi'nin galibiyetindeki haklılık payı bir yana... Oylama sonucunda en çok beğenilen şarkı Finlandiya'dan geldi, kimsenin bu birinciliği karalamaya hakkı olmadığını düşünüyorum.
2. Tele-voting dönemi bitmiştir. Kimsenin şarkıyı dinleyip oyladığı filan yok, herkes politik olduklarından yakındığımız jürilerden bile daha politize halde oy gönderiyor. Almanya, Hollanda, Belçika, vs.de yaşayan Türkler şarkımıza oy yağdırırken vicdanımız yara almıyor da, Bosna-Hersek Sırbistan-Karadağ paslaştığında niye burun kıvırıyoruz ki? Buna hakkımız var mı? Hiç sanmıyorum. Tele-voting ile oylama yapılmadığını düşündüğüm yerlerden biri Monako. Monako'nun oy dağılımına bir bakalım... Genel oy dağılımından nasıl da farklı olduğunu görürüz herhalde. (Bu arada, bilmiyorum, Monako jüri ile mi oy verdi?) Bence jüriler kadar halkın oylama sistemi de şaibeli. Burada ara çözümlere ihtiyaç var: Tele-voting + jüri sistemine geçilsin... İlla eşitlik oluyorsa puanlamada, tele-voting'in üstünlüğü olsun.
3. Türkiye'den Ermenistan'a 10 puan gittiğine niye üzülüyoruz, şaşırıyoruz, oy verenlerin vatanseverliğinden şüphe eder hale geliyoruz ki? Almanya'daki Türkler nasıl bize oy gönderiyorsa, bizdeki Ermeni kökenli vatandaşlar da Ermenistan'a oy göndermiştir. Bunda gocunacak taraf nedir, akıl sır erdiremiyorum. Geçen sene nasıl Helena Paparizou'nun kemençe namelerine oy yağdırdıysak, bu sene de Andre'nin şarkısındaki "hudey hudey"lere oy verdik... Anadolu ezgileri halktan oy almayacak da, kimden alacak, sormak lazım.
4. İnsanların oy verirken dikkat ettiği şey şarkı filan değil, şarkının dili hiç değil. İnsanlar kendilerini eğlendirene oy veriyor. LT United oy aldığında sadece ESC'nin bittiğini kanıtlamak isteyen ve burada "anti-ESC" diye tanımlanan izleyicilerden oy almadı, göbeğini kaşıya kaşıya patates cipsi yiyen ve bira içen orta gelirli Avrupalı'dan da oy aldı. Çünkü LT United'daki adamlar bunları eğlendirdi, yüzlerinde bir gülümse yarattı. Hoşlarına gitti, grande toilette giyinmiş, para babası izlenimi veren, gözlüklü, göbekli, keltoş bir adamın öne fırlayıp deliler gibi kendinden geçmesine güldüler. Kim bilir, belki işyerlerindeki patronları geldi akıllarına, "O da böyle şeyler yapıyor mudur işten çıktıktan sonra?", diye düşündüler belki... İnsanlar gördüklerinden etkilenirler, onları etkileyen de her zaman jartiyerli kızlar olmaz, kimi zaman yerinde tepinen bir adam daha fazla etkileyicidir. Etkileyen kişi de mükâfatını oylar ile alır, durum Litvanya adına bu denli basittir bence. Hak etmişler midir, orası ayrı konu...
5. Sanatçı görevlendirme sisteminden kesinlikle vazgeçilmemeli. Ulusal Final günlerini hiç özlemiyorum, görevlendirme ile çok daha profesyonel işlerin ortaya konduğunu gördük, zaten biliyorduk da bunu. Ve lütfen Türkçe konusundaki ısrardan vazgeçilsin artık... İnsanlar zaten şarkının diline önem vermiyor diye, anlaşılmaktan uzak sözleri kulaklarına dayamanın hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.
Şimdilik bu kadar, aklıma gelenleri sonra yine eklerim...

Pazar, Mayıs 21, 2006

Oylama Sonrası...

Türkiye 11. oldu... Yine Yarı Fianl yolu göründü Türkiye'ye... Ama olsun, bu heyecanı yaşamaktı zaten amaç, sonucun daha iyi olması herkesi memnun ederdi, orası ayrı...
Sibel Tüzün'e tüm emekleri için teşekkürler... En iyi şekilde temsil edildiğimizi düşünüyorum... Gerçekten profesyonelce hazırlanıldı bu sene ESC'ye... Gerek yurtdışı promosyon çalışmaları, gerekse ekibin profesyonel tutumu sayesinde...
TRT, umarım bu sefer silkinip kendine gelir... İngilizce söylemekle ne gini bir zarar olabileceğini anlayamıyorum ben... Yarışma gecesi kaç ülkenin kendi dilinde şarkı söylediğini duymuyorlar mı acaba? Birinin Türkiye olması, ne kadar düşündürücü...
Oylama üzerine diyecek söz yok... Yurtdışında yaşayan Türkler yeterince çalışmış, onu gördük... Teşekkürü onlar da hak ediyor...
Yine de artık tele-voting'in suyunun çıktığına inanıyorum... "Komşuya oy gönderme" eğilim, tüm heyecanı silip götürüyor... Bir de puanlamadır esas heyecanı getiren ESC'ye... İlk yedi puanın birden tabloya yansıtılması, bu heyecanı azaltmaktan başka bir şeye yaramıyor ki! Son üç puanı kimin kime vereceğini zaten tahmin etmekte zorlanan yok... Evet, jüri oylaması da çığrından çıkmıştı, onu da gördük yıllarca... Yıllarca da jüri sistemine yüklenildi... Tele-voting + jüri sistemi gelmeli bence... Ya da bölgeler arası Yarı Final gibi bir şey... Komşu komşuya oy vermeyi sürdürdükçe, ne anlamı kalıyor ki yarışmanın?
Finlandiya, yıllar sonra ilk birinciliğini almış oldu... Şarkıyı seviyordum, ESC farklı bir tarzla karşılaşacak artık... Bir döneme damgasını vuran "ethno-pop"un artık bittiğinin işareti olarak yorumlanıyor Lordi'nin zaferi çoğu yerde... ESC'de artık moda "alternatif" müzik türleri olacaktır...
Bir sene boyunca yaşattığı heyecan nedeniyle ESC'ye de teşekkürler... Umarım, gelecek seneki katılımımız çok daha başarılı bir şekilde sonuçlanır... O zaman dek ESC fan'leri kendi aralarında tartışmayı sürdürecek, nasıl olup da Litvanya'nın bunca puan aldığını sorgulayacak, Silvia Night'ın Final'e çıkamamasındaki nedenleri sıralayacak, TRT'nin Eurovision politikasını eleştirecek, 2007'de Türkiye'yi kimin temsil etmesi gerektiği konusunda ahkâm kesip duracak, ısrarla tüm yarışmaları İstanbul 2004 ile kıyaslamayı sürdürecek, vs. Ama iyi ki de bunlar olacak... İyi ki de ESC var...

Final Oylaması Öncesinde Yorumlarım

İsviçre: Tek kelime yeterli: Kötü!
Moldova: Şarkıcıların paravanın ardında şarkı söyledikleri ilk kısımda sesleri çok kötü geliyor. Ayrıca dansçılar tam anlamıyla kel alâka! Solist kızın ha bire soyunması ise artık gına getiren şovlardan biri. Ayrıca Arsenium gerçekten detone oluyor yer yer. Kameraya öpücü göndermek bile kurtaramaz bu şarkıyı... Bir de bu şarkıyı kimin söylediği tam bir muamma: Arsenium mu, kız mı yoksa o rap'çi arkadaş mı?
İsrail: Tamamen gospel havasına bürünmüş şarkı. Bir ara kendimi siyahi Amerikan kilise korolarından biri dimliyormuşum gibi hissettim. Ayrıca Eddie Butler'ın sesi titredi kimi yerlerde. Bence rap ya da hip-hop söyleseydi, çok daha iyi puanlar toplayabilirdi. Şarkının ritmi de biraz değiştirilmiş, araya vurmalıların eklendiği bölüm güzel olmuş.
Letonya: Bu kadar bayık şarkıdan sonra hâlâ yarışmayı izleyen "non-fan" kişi kalmış mıdır acaba? Letonya, gerçekten çok itici. Cosmos robotu puan getirebilir. Ama, bu robotla birlikte sahnede yedi kişi olmuş olmuyorlar mı? Kabul etmek lazım, finalde havaya bıraktıkları kalp şeklindeki balon yaratıcı bir düşünceydi.
Norveç: Kameraya bir başka güzel görünüyor Christine Gulbrandsen bu gece. Keman sesleri de büyülüyor. Hele o yerlerinde dans ederken keman çalıyor olmaları... Ne kadar seksi! Christine'in saçlarının rüzgârda dalgalanması ve eteğinin savrulması çok güzel... Bu kadar sade olup da bu kadar etkileyici olmayı başarabilmiş olmaları ayrı bir tebriği hak ediyor. Keman çalan kızların öne doğru yürüyüp birbirlerine dönmeleri ve keman çalmayı sürdürmeleri harika! Norveç bu parçayla ve şarkının bitirişindeki güzellikle bu sene iddialı!
İspanya: Şarkının girişinde kameraların solistlerin etrafında dönmesi çok güzel yansıyor ekrana... Ama gidip koltukta bacak bacak üstüne atmaları maalesef bir "Sharon Stone klasiği" değil! Koltuklarda o kadar vakit harcamaları da şarkıya durağanlıktan başka bir şey getirmiyor. Dansçılar kendi havalarında... Ama kamera hareketlerini çok başarılı kulladıkları bir gerçek...
Malta: Onca slow şarkıdan sonra sıranın Malta'ya gelmesi, bu şarkıya ilave bir şans getirebilir. Arkadaki ışık oyunları da şarkıya bir başka hareketlilik katmış. Akılda kalıcı sözleriyle Malta'nın şanslı olabileceğine inanıyorum...
Almanya: Ulusal Final'in benzeri bir koreografiyle sahnedeler. Oturarak yapılan "slow-mo can-can" şarkıya fazla bir getiride bulunmuyor kanaatimce... Ama şarkı gerçekten de çok "şeker" ve solistin toz pembe kostümünü savurup sahnede salınması da daha bir "şeker" hale getiriyor kendisini. Sonlara doğru şarkının biraz hareketlenmesi güzel... Country music ne denli başarılı olur ESC'de, göreceğiz.
Danimarka: Country'den sonra bir başka farklı tarzla daha, twist ile karşı karşıyayız bu sefer... Sidsel Ben Semmane bol bol kameraya söylüyor şarkısını, birden beliren erkek dansçı da düşünülürse Danimarka'nın çokça oy toplayabileceğini düşünüyorum.
Rusya: Dima Bilan yine muhteşem! Diyecek başka söz yok...
Makedonya: Kamerayı gerçekten çok iyi kullanmışlar... Yarı Final'den daha iyi vokal performans sergiliyor Elena Risteska. Seksapelini fazlaca değerlendirmesini de biliyor. Şarkının son bölümlerini kendi dilinde seslendirdi, ama bu durum hiç sırıtmadı bence...
Romanya: Karizmanın ne kadar gerekli bir şey olduğunu bu şarkıyla görmüş oluyoruz. Güzelim şarkının performansla nasıl harcanabileceğini de... Yine de şarkınnı hatrına, Romanya'ya sempati duymaya devam edeceğim...
Bosna-Hersek: "Hayrettin"i izlemek için Bosna-Hersek sokaklarının boşalmış olmasına şaşırmamalı... Süper bir şarkı, olağanüstü bir performans! Sahnenin tepeden çekimleri de atmosfere bir başka güzellik katıyor, sanki binlerce yıldız altında "Leyla"sına serenad yapan "Mecnun"u izliyoruz... Bosna-Hersek birinciliği alabilir... Saraybosna 2007?
Litvanya: Salon yuhalamayla karşılıyor LT United'ı... Fazlasıyla da hak ediyorlar bunu bence. Aynı "şaklabanlık"ı ikinci kez izlemek zorunda kalıyoruz, ne acı! Ayrıca megafonlu adam bana Slobodan Milosevic'i hatırlatıyor, bundan dolayı da daha bir antipatik buluyorum Litvanya'yı galiba... Şarkının sonu yine yuhalama oluyor, iyi de oluyor!
İngiltere: Bülend ÖZVEREN'in bu şarkıyı - "Teenage Love" dese bile - sempatik bulduğunu öğreniyoruz. Ulusal Final performansının benzeri var sahnede. "Mini etekli okul kızı fetişizmi"ni besliyor da olsa, bu şarkı gerçekten güzel... Ayrıca tüm katılımcı ülkelerin bayrakları havaya savruluyor. Sanırım, Ulusal Final'den tek farkı da bu, performansın.
Yunanistan: Salon resmen "çıldırmış" halde... Sahnede tek başına Anna Vissi! Olağanüstü bir performans! 12 puan! Gerçekten de "tezahürata ekleyecek hiçbir şey yok!", Bülend ÖZVEREN'in dediği gibi. Galiba Saraybosna 2007'yi unutup Selanik 2007'ye hazırlamalıyız kendimizi...
Finlandiya: Yeniden Cehennem'deyiz! Yeniden olağanüstü bir performansla karşı karşıyayız! Kesinlikle TOP - 3'te Finlandiya...
Ukrayna: Şarkıyı söylerken Tina Karol çok eğleniyor, orası kesin. İzleyicilerin de eğlendiğinden hiç kuşkum yok... Ukrayna çok başarılı! Bitirişten sonraki tef sallamalı, kalça savurmalı bölüm, sanırım, Yarı Final'de yoktu...
Fransa: Bana - nedense - İsrail 2005'i hatırlattı... İki tane birbirinden hareketli şarkıdan sonra çıkmış olmasından mıdır nedir, insana daha bir güzel geliyor bu slow şu anda. Öncesinde hiç de sevmemekle beraber, bu şarkıyı çok beğendim sahnede. Sesi de inanılmaz güzeldi Virginie Pouchain'in, tıpkı CD'den dinliyormuşuz gibiydi...
Hırvatistan: Kemençe sesleri Türk kulağına yabancı gelmeyecektir. Severina bacaklarını sergilemekte en ufak "tasarruf"a gitmemiş. Şarkı ise karman çorman bir şey olmaktan öteye - her zamanki gibi - gidemiyor. Ama çokça oy toplayacağına düşünüyorum; çünkü performans çok güzel. "Balkan Ülkeleri Dans Müziği" kategorisine ise Bülend ÖZVEREN'in, tamamıyla katılıyorum...
İrlanda: Brian Kennedy yine dupduru sesiyle büyülüyor... Bravo!
İsveç: Burada da tek kelime yeterli her şeyi açıklamak için: Carola!
Türkiye: Carola'dan sonra Sibel Tüzün? Dezavantaj? "Let's feel the rhythm tonight!" dedi bu sefer arada... Bir nakarat da İngilizce söylendi... Sibel Tüzün harikaydı. Her şey için teşekkürler kendisine, sonuç ne olursa olsun...
Ermenistan: Fazlaca sönük kaldı bu gece...
10 oyum Yunanistan'a, 5 oyumsa Bosna - Hersek'e gitti bu gece...