Pazartesi, Ocak 31, 2005

Dehşete Düşüren An

Ya az önce resmen dehşete düştüm... Bu yukarıda "Next Blog" diye bir yer var ya, oraya click'ledim, hani öylesine, ne var orada, insanlar neler yazıyormuş diye, karşıma çıkan sayfalar gerçekten korkuttu beni ya... Evet, doğru kelime bu, hissettiğim korkuydu ya... Belki biraz da hüzün. Garip bir karışım velhasıl. İnsanların neler yazdığını bir görseniz, ya resmen intihar günlükleri bunlar. Çocuğun biri, sayfanın sağında 16 yaşında olduğu yazıyor, kendisini kesmek istediğinden bahsediyor, o derece hayatından bıkmış... "Kan görürsem rahatlayacağım sanki.", diye yazmış. Kendi başına gelen şeylerden bahsediyor... Her şeyi kötü görme eğiliminde filan, yalnızlıktan dem vuruyor, arkadaşları yokmuş falan filan... Ya resmen intiharın eşiğinde... Şimdi ne yapılabilir ki bu çocuğa? İçimde garip bir yardım etme isteği duydum, ama ne yapabilir ki... Çocukcağız kilometrelerce uzakta, ABD'nin bilmem hangi eyaletindeki bilmem hangi kasabasında... Ama yine de birkaç satır bir şey yazdım sayfasına, esprili birkaç cümle... Kötü hissettim kendimi ya... Tek örnek de bu değil ayrıca... Ondan önce de bir kızın sayfası vardı, gene uzak diyarlardan bir yerden... o da belli ki kendisini aşırı eleştiriyor, depresyonun eşiğinde, sahte mutlulk oyunları kurmuş kafasında, kendini mutlu ettiğini sanıyor... Yazık yahu, ona da birkaç satır bir şey yazdım, elimden fazlası gelemez ki zaten... Ama bu gece gerçekten şoke oldum ben, ne kadar çok insan bu kendinden ve çevresindeki herkesten ya da her şeyden nefret etme halet-i ruhiyesinde! Allah hepimizi ıslah etsin ne diyeyim? Korktum ben yahu, belki de üzülmekten çok korktum...

mp3 İndirmek

Vaktimin büyük kısmını mp3 indirerek harcadım. Eski şarkıları hatırladım bayağıdır dinlemediğim. İyi oldu. Can sıkıntısı işte... Vakit geçirmek için iyi bir yol. Tabii keşke indirdiğim şarkıları kaydetmeyi de düşünmüş olsaydım. Hahahahhaha... Hepsi gitti yahu. Kaydet yerine aç seçmişim hiç farkında olmadan. Açılıyorlar da, yeni bir şey indirince kayboluyorlar... Dikkat etmek lazım. Sınavda da böyle oluyor işte genelde. Ufacık bir şey dikkatinden kaçıveriyor insan, bildiğini yapamamak diye bir şey var ya, işte bu olsa gerek. Hani birine sorarsın bir konu hakkında herhangi bir şey, adam sana acayip detaylı anlatıverir de sınav günü hocanın karşısına geçince birden aptallaşıverir ya. O yüzden hep sınavların neyi ölçtüğünü merak etmişimdir. Şimdi bu adam bilmiyor muydu yani bu soruların cevabını? Bal gibi biliyordu, işte az önce kendin şahit olmuştun, ama bazen öyle bir an geliyor ki, hani bu "Beynim durdu." lafı var ya, öyle bir şey oluyor, insanın ağzından tek kelime çıkamıyor. Öyle aptal ve boş bakışlar atıyorsun etrafa... Petit mal nöbet böyle bir şey mi ola ki? Neyse, uzun lafın kısası, sınav aslında ne bildiğinden ya da bilip bilmediğinden çok, o stres karşısında ne kadar dayanıklı kalabildiğini ölçüyor. Dikkatini mesela, ya da ilk seçeneğe sazan gibi atlayıp atlamadığını, ne kadar soğukkanlı düşünebildiğini filan... O zaman sınavla ilgili bu nahoş izlenimler daha da bir artıyor insanın gözünde. Hani sınav sonuç kağıdı eline geçip de üzerindeki "Herhangi bir yere yerleştirilemediniz." türünden yazıyı okuyunca, kendine daha bir kızıyor... "Neden?" diye soruyor kendine insan, "Bilemediğim için mi buradayım?". Tam bir hayal kırıklığı anı o anda yaşanılan... Ufffff, bunlar niye geldi ki aklıma şimdi? Şarkı indirmekle sınava girmenin ne ilgisi var? Ve nasıl bir bağlantı bu ikisini bir arada tutabilir? Beynin insan oyunları... Kendimizin oyuncağı oluyoruz çoğu zaman, hiç de fark etmiyoruz. Böyle ufak ayrıntılar aklımızı başımıza getiriyor... "İyi ki başa gelecek aklımız var." diye sevinsek yeri midir?
Eski şarkılar... Kıymetlerini ilk duyduğumuz dönemde de biliyor muyduk, yoksa gittikçe daha yoz hale gelen müzik parçaları mı bize onları daha kıymetli gösterir oldu? Değerini ancak kaybettiğimizde anladığımız şeyler vardır denir ya, şimdi biz bu şarkıları kayıp mı etmiştik, yeniden mi keşfettik? İnsan kaybettiği bir şeyi bulduğunda onu keşfetmiş olur mu? Saçmalıyor muyum ne gene? Biri parmaklarımı durudursun, ha bire yazıyorum... Yazdıkalrımı kontrol edemiyorum mu ne?
İnsan aklı garip şey... İçinden neler geçtiğini bilmek mümkün değil... Aynı anda kaç şey birden düşünülebilir acaba? Saymaya denesek, başarabilir miydik? Neyi ne zaman ne kadar süreyle düşündüğümüzü bilseydik nasıl olurdu acaba? Garip bir işkence metodu geliştirdim... Düşünerek acı çekmek... Hahahahhaha...
Sanırım son sağlam olan çivileri de söküldü aklımın... Beni bende tutabilecek ne kaldı ki içimde? Ben ne zaman ben oldum ayrıca?
Çözülemeyecek o kadar soru var ki... En iyisi hiç sormamak... Belki de dün eleştirdiğim şey konusunda yanılıyorum... Bize verilenle yetinsek mi acaba? Hangi filmdi o? Dur, aklıma gelecek şimdi... Tamam, hatırladım: "Gönül Yarası". Orada bir sahnede Meltem CUMBUL ile Şener ŞEN bir parkta oturuyorlar, Meltem CUMBUL sert bir çıkışta bulunuyor, emekli öğretmenin sözlerine. Kızı ona ne verilirse onunla yetinecektir, diyor. Öğretmen emeklisi şaşırıyor, ama diyecek sözü de yok... Belki de gerçekten hayat bize ne sunuyorsa onunla yetinmemiz gerekiyor, şartları değiştirmek elimizde olmadığına göre. Ya da tüm şartlar değiştirilemeyeceğine göre...
Neyse... Bitirmek lazım, yoksa bu gider sonsuza dek. Kontolü ele almam lazım, kendi kontolümü... Ne diyorum ben yahu?

Pazar, Ocak 30, 2005

atv Ana Haber

Uzun zamandır oturup ana haber izlemiyordum. Bugün izledim de "İyi ki izlemiyormuşum." diye düşünmedim değil. Eskiden de atv Ana Haber Bülteni böyle miydi? Ben hatırlıyorum böyle değildi. Hani yine Allah'a şükür, Reha MUHTARlı Show Haber gibi olmadılar da yine de o eski ana haber ağırlığını kaybetti atv de. Bu yeni sezon nedense böyle. Garip sözde "magazin" haberleri haber kuşağının büyük kısmını kaplıyor. Hele hafta sonları haber bülteninde gerçekten haber değerinde bir şey izliyor muyuz, ben kuşkuluyum. Sanki 45 dakikalık bir eğlence programı var karşımızda. Konuk ağırlamalar filan bayağıdır arttı. Haberler artık sohbet havasında geçiyor. Mesela ben hatırlıyorum geçen aylarda Ali KIRCA almış karşısına Erman TOROĞLU'nu, hormonlu gıda tartışması yapıyor. Sanki haber bülteni değil de haber programı yapılıyor. Ya da daha da saçma ve gereksiz bulduğum bir haber günü şöyleydi: Beşiktaş taraftarı olduğunu söyleyen bir bayan var, almış yanına bebeğini, stüdyoda konuk. Şimdi bu nedir Allah aşkına? Haber mi? Güya stadyumlarda bayan sayısını artırarak fanatizmin önüne geçecekler, bunun için de haber bültenleri üzerlerine düşen görevi yerine getirmiş olacak, gündem yaratarak. Halbuki bunun ne derece etkili olduğunu, birkaç hafta sonra tribünde bir genç bıçaklanıp öldürüldüğünde olaya şahit olduğunu söyleyen bu adı geçen bayanın da orada olmasıyla gördük. Demek ki neymiş? Böyle habercilik anlayışıyla bir şeylerin önüne geçilemiyormuş. Yine de şükür mü etmeli acaba Sayın MUHTAR ekranlarda, üstelik de genel koordinatör ya da "anchorman", günümüzün popüler deyimiyle, değil diye? atv haber'i eskiden beğenerek izlerdim, doğru dürüst haber veriyor diye. Artık o da iyice cıvıttı. Haber konularından biri neydi biliyor musunuz? Semra Kaynana bir alış - veriş merkezinde imza günü düzenliyor... Memlekteimden insan manzaraları.... HAahhahahaah. Daha da komiği, ortada imzalanacak bir şey yok, imza istemeye gelen de... Sonra ne mi yapılıyor? Artık ne sıfatla oradayasa, bir görevli, alış - veriş merkezindeki çocukların eline bir poşet tutuşturuyor, "Al bunu, git imzalat." diye çocuğa veriyor, çocuk da öyle gidip imzalatıyor... Allah'ım ya sabır... Neyin imzasıdır bu şimdi? Ne sıfatla imzalanmaktadır? Bir gün o imzaların değerlenmesi söz konusu olabilir mi? Eğer değerlenecekse, poşetleri tutşturan görevli köşeyi döner mi? Neden mi köşe dönecek? Çünkü çocuklar imzalattıkları poşetleri de geri veriyorlar bu görevliye... Gülünç! Gülünç! Gülünç! Allah hepimizi ıslah etsin, nereye gidiyoruz böyle dört nala koşarak? Seviyesizliğin bile sınırı, bir alt seviyesi olması gerekmez mi? Birbirini öldüresiye döven CHP delegelerinin eline ne geçmiştir? Döktükleri kanlar onları sakinleştirmiş ve anlamsız kavgalarının istedikleri sonuçla bitmesine yetmiş midir? Atatürk mezarında CHP için ne düşünmektedir? İstanbul'a yağmur yağdığında sorumlusu kimdir su baskınlarının? Sorumluluk beldeiyeden Fen İşleri'ne, oradan İSKİ'ye, oradan bilmem hangi bürokratik daireye devredildiğinde vatandaşın çilesi ne derece azalmaktadır? İstanbul gibi dünya kenti olduğunu söylediğimiz bir yer, depremde yerle bir olduğunda ve yeniden inşa edilmesi gerektiğinde birileri sorumluluk sahibi olup önce altyapı kurmayı düşünebilecek midir? Yoksa depremden depreme ve her yağmurda sele dönen sokaklarıyla İstanbul'dan rezlet manzaraları göstermeye devam mı edecektir haberciler? Haberin ne zaman haber değeri taşıdığını öğrendik: Adam köpeği ısırdığındaymış. Peki Sezen AKSU'nun dudaklarını saklamaya çalışması, üstelik bunu bir hastalık nedeniyle olduğunu bile bile, haber midir? Bu işin etiği yok mudur? Televizyon izleyicileri kendilerine sunulanla yetinmek zorunda mıdır? Düşündüm de, belik televizyon izlemeyi bırakmak gerek... Gerilimden öte ne veriyor ki bu bana? Ben bu aleti evimin baş köşesine beni orada yayımcılık yapanlar sinir etsin diye koymadım ki! Yeter! İmdat!

Cumartesi, Ocak 29, 2005

Bir Sınav Günü

Bugün sınav oldum. Aman ne heyecanlı! :P Nasıl geçti? Valla bilmiyorum... Aslında geçen seneki durumuma göre oldukça iyi sayılır. Yani bir dershane sınavı için iyi... Böyle demek daha doğru galiba. 130 civarı net... Gerçek TUS'ta aldığım kadar yani... Dershane sınavında bu kadar çıkıyorsa, gerçeğinde daha çok çıkar mı acaba? Aslında öyle olmalı... Biraz umut verici bir gelişme... Çalışmak işe yarıyor mu ne? Ben bile biraz daha güven kazandım kendime karşı bu sonuçla. Genelde eleştirirm acımasızca kendimi, hep bir yetersizlik duygusu olur ama... Bu sonuç gerçekten iyi bence. Eve gelince geçen seneki netlerime baktım... Gördüklerime ben bile güldüm aslına baklırsa... İlk deneme sınavında 90 net çıkarmışım... Hahahahhahah... Gülünür yani... Ama sevinilebilinir de aslında... Baksana 40 net daha fazla çıkarabiliyorum şimdi. Gerçekten iyi bence. Allah'ım rüyalarım gerçekleşebilir mi acaba? Biraz daha mı yaklaşıyorum hedefime? Değiyor mu ne bu kadar eziyete? Bugün güzel bir gün... :) Keşke hep böyle olsa...

Cuma, Ocak 28, 2005

Pediatri - Yenidoğan

Bugün yoğun bir gündü. Dershanede Pediatri - Yenidoğan işledik. Hoca hızlı grup olduğumuz için adeta uçarak anlattı. Ben bu notları daha önce okuduğum halde hepsini garip bir şekilde ilk kez duyuyormuşum gibi hissettim. Hafıza neden bu kadar nankör acaba? Her şeyi unutuyorum da, en gereksiz saçmasapan esprileri, derste yapılanları kast ediyorum, nedense şıp diye hatırlıyorum. İnsan beyni garip bir organ valla. Öğrenmemek için programlanmış sanki. Öğreneyim diye çabaladıklarımı unutuyorum, orada öylesine söylenmiş bir sözü ya da yapılan bir hareketi nedense hiç unutmuyorum. Öğrenmeyi öğrenmek gerek... Bunu not alayım, bir şekilde öğrenme öğrenilmeli...

Onun dışında pek bir şey olmuyor zaten günümün içinde. Dershane - ev arasında bir hayatım var... Can sıkıntısı giderek artıyor. Sınav stresi mi bu acaba? 70 gün civarı kalmıştı galiba. Ne garip, değil mi, böyle bir hedef için uğraş dur hayatında? Garip... İnsanı insan yapan bu hedefleri mi ola ki?

Notlarda işaretlediğim yerlere dikkat etmeli... Onalar önemli! Unutma, kendine gel, işaretli yerler tekrar okunacak... Tekrar okunacak... Tekrar okunacak... TUS'ta en önemli şey bu tekrar... Kendimi papağan gibi hissetmeye başlamam anormal olmasa gerek... Hoca söylesin, sen tekrar et; soru çöz, sen tekrar et; nota bak, sonra tekrar et... Tekrar etmeyi tekrar etmek gerekir mi acep?

Yenidoğana insanoğlu demeye şahit gerek... Her şeyleri farklı bunların yahu... Acaba Darwin'in evrim teorisinin devamının görüyoruz bu yaratıklarda? Yaratık dedim yalnız! Hahahahahha... Ne garip, sanki ben bir zamanlar yenidoğan değildim, kim kendisine yaratık der ki? Hahahahha...

Canım sıkılıyor... Yarın, gerçi saat itibarıyla bugün oldu artık, deneme sınavım var... Deneyecekler bizi... Ne komik! Şu da bir başka komik nokta zaten, bu dershane sınavları öyle kazık oluyor ki, güya TUS için deneniyoruz bu sınavlarda ama aldığımızı neticeler hep daha bir hayal kırıklığı yaratacak cinsten... İnsanın kendine ait tüm güven duygusunu, o da eğer bir şekilde var olabildiyse tabii, alıp götürüyor. Düşük net sayıları, hiçbir yere girmeye yetmeyecek puanlar... Aslında ilkokul dördüncü sınıftan beri öyle kanıksadık ki bu sistemi, dershane sınavalarında aldığımız sonuçları pek de takmıyoruz. Yine de hani sınav sonucunu eline alıp bakınca insan, tabii sınavdan çıktığı andan beri bildiği gerçekle yüzleşince, ister istemez biraz garip oluyor. Hani böyle bir tatminsizlik duygusu, "Ben bu kadarlık biri miyim?" sorusu, böyle ağızda tatsız bir şey yemişsin de onun izleri kalmış gibi... Can sıkıcı işte, iç burkucu... Nasıl tarif edilir ki bu? Öğrenecek çok şey var yahu, konuşmak için bile öğrenmek gerekiyor... Okumalı, not alayım bunu da, sınav bir geçsin, oturup aldığım aldığım ama el süremediğim o romanları okumalı... Ufffffffffffff Allah'ım, yapacak ne çok işim var! Bazen düşünüyorum da neden bütün bu çaba? İnsan olmanın gerekliliği mi bu? Çözemedim... Çözemedim... Çözemedim... Bir gün çözebilir miyim acep?

Neyse, yeter, git yat diyor içimden bir ses... O kimin sesi sahi? Ben miyim? İçimde ben olmayan bir ben var sanki... Deliriyor muyum ne?

Perşembe, Ocak 27, 2005

Sıradan

Selam,

Gene sıradan bir gün... Dershaneye git gel, yeniden ders çalış, soru çöz... Sınava 70 gün kadar kaldı... Biraz daha sabretmek gerek...

Yazacak bir şeyler bulmak ne zormuş... Kime yazdığını bilmeden özellikle... Birileri bunları okuyor mu acaba gerçekten? Okuyorsa ne düşünüyordur ki?

Neyse, canım sıkılıyor... Fazla vaktim de yok...

Sonra devam ederim...

Pazar, Ocak 16, 2005

İlk yazı :P

Selam,

İlk yazımızı bir yazıp bakalım...

Nasıl görüneceğini görelim...

Hadi bismillah :P