Pazar, Şubat 27, 2005
Esniyorum... Uykum, düzensizlikler içerisinde düzen tutturmuş gidiyor. Gündüz uyuyup gece yaşayan bir zombie'ye dönüyorum sanırım. Akıl sağlığım da gittikçe bozuluyor galiba. Kontroller artık tamamıyla bende değil...
İlginç olan bir şey bugün hakkında: Dün tanıyor olabileceğimi söylediğim kişiyi aslında tanımıyor olma ihtimalimin daha yüksek olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Benzerlik işte, ne yaparsın? Ama şöyle bir başka ilginç nokta: D. benim tahmin ettiğim yerin çok yakınında bir yerdeymiş. Yazdıklarından öğrenmiş bulunuyorum. Bu arada bu D. de akıl sağlığı çok da yerinde olmayan birinin izlenimini bıraktı bende. Kendimi mi görüyorum onda ne? Son sürat sonumuza gidiyoruz ikimiz de bence... Hayırlısı...
Bir başka detay: Gene bu "yeni ama eskiden kalma" takıntım sayesinde tanışacağımı tahmin ettiğim R., sanat dünyasında adından söz ettirebilecek biri olabilir yıllar sonra... Ben de ortaya çıkıp "Ben onun ünlü olmadan önceki hallerini de biliyorum." diye konuşabilirim. :P Saçmalık işte, benim dediğime ne bakıyorsunuz ki siz zaten?
Vaktimin çoğu bu ekran karşısında geçer oldu, benim ders çalışıyor, ne bileyim elimde bir kalem (muhtemelen tükenmez ve kırmızı renkte), önümde test kitapları olması gerekmez mi? Gerekir... Kısa ve öz bir cevap! Sınav sonucunu görür gibi oluyorum, o günkü yüz ifademi de... Bir yerlere bu tarihi not edeyim, "Ben sana taaaaaaaaa filanca tarihte demiştim böyle olacağını..." diyebilmek için. Dönüp bakarım o gün bu yazdıklarıma... :P
Lustral mi alsam ne? Bu misafirlerimin beni terk edeceği yok anlaşılan...
Cumartesi, Şubat 26, 2005
Misafir... Kalıcı misafir mi yoksa?
"Silkin ve kendine gel... Neler oluyor sana?" Bunlar aslında her gün kendime defalarca söylediğim (kaç kere olduğunu saymaktan vazgeçeli çok zaman oldu) ve her defasında kendimi daha derin bir umursamazlık çukuruna itiyormuşum gibi hissettiğim cevaplar verdiğim garip sorular... Bıktım! Neden bıktığımı da çok bilmiyorum açıkçası... Ama bıkkınlık var işte üzerimde... Böyle tuhaf bir boşvermişlik, "Battı balık, yan gider..." düşüncesi... Aslında buradaki düşünce de rahatsız edicidir, değil mi? "Niye boşvermişlik var ki bende, neyi hafife alıyorum, o kadar vurdumduymaz mıyım, sorumluluklarıma ne oldu?" Say say bitmeyecek sorular... Kime karşı sorumluluk bu ayrıca, onu da çözemiyorum zaman zaman... Kendime mi? Ama ben bu yollardan geçtim, önüme gelen fırsatı teptim, öyle kibir (Kibir mi sahiden bu?) dolu bir edayla "İlle de benim istediğim olacak." diye tutturduğumdan beri (Kimse suçlu değil mi yani? Bir dakika, "Suçlu yok ortada." mı dedim? Ama aslında bu da bir tür suçu yadsıma mı yoksa? Asıl suçlunun kendim olduğunu bile bile...) başkalarına diyecek sözüm yok. Zaten olsa da söyler miyim, onu da bilmiyorum... Tek bildiğim ben bıktım, neden bıktım onu da bulsam rahatlayacağım... Tek eksik nokta o işte, koca bir puzzle var sanki önümde tek parçası eksik kalmış, o parçanın nerde olduğunu bilmiyorum, bulursam bitecek bu eziyet (Eziyet doğru kelime mi?) . Bir taraftan da sanki eksik parçanın nerde olduğunu biliyorum da onu yerine koymaktan özenle kendim saklıyormuşum gibi hissediyorum. Bendeki suçluluğun kaynağı bu olabilir mi?
Bazen fazla şifreli konuştuğumu sanıyorum. Yani aradan birkaç hafta geçtikten sonra dönüp okusam şu yazdıklarımı, ne demek istediğimden kendimin de en ufak fikri olacağından kuşkuluyum... "Şimdi farkında mıyım?" O da ayrı mesele ya, uzatmanın anlamı yok... Sabuklama başladığına göre, gene ben benimle olan sorunlarımdan birini halledemedim, beni bana şikâyet etmek için bu anlamsız abuk sabuk, birbirinden kopuk, bütünleştirilebileceğinden kuşku duyduğum şeyleri yazıyorum... Şey? Sahi ne bu yazdıklarım? İtiraf? İç döküş? Saçmalama? Şifreli konuşma? Kendime mesaj? Birilerinin mesajları? Tanrım, akıl sağlığımdan şüphe etmeye başlıyorum artık... Gittikçe daha bir şizofren davranıyorum galiba. Davranışlardan önce düşünce gelir, değil mi? Yani bunlar o düşünceler mi acaba?
Silkin ve kendine gel! Sen bu değilsin!!! Neysen nesin aslında... "Ne olduğunu kim bildi ki sen bilesin... Ne olmadığını bilmeye devam et..." Kim demişti bunu? Tanrım, kendi sözlerim bile yabancı gelmeye başladı galiba... Giderek deliriyorum... Kaç gün demiştik en son? 45 mi? Peki şimdi kaç gün kaldı demektir bu? Oturun hesaplayın... Siz mi? Siz kim yahu? Ben kiminle konuşuyorum???
Bu arada son günlerde takıntılarım arttı. Yeni bir takıntı buldum kendime. Aslında o beni buldu da denilebilinir. Ya da gizli olduğu yerden bir şekilde, bu zayıf anlarımın da etkisiyle muhtemelen, hemen yüzeyelleşiverdi... Bir şeylere bağlanma ihtiyacı ya da bağlı olduğum ama beğenmediğim bir şeyle değiştirebilme imkânı sonucunda onun yerine koymayı seçtiğm yeni bir takıntı... Hayırlı olsun! Hem vatana, hem millete! En çok da bana... Sokakta yürürken yanımda yeterince yokmuş gibi bu takıntılardan, takılmışlardan, takılacaklardan, koltuk altıma nur topu gibi birkaç tanesini daha sokuşturup devam edeyim...
- Cümle bitti mi?
- Nokta koymayı unutma!
- Ama bu bir soru cümlesi...
- O zaman soru işareti koy...
- Doğru diyor, soru işareti olmalı...
Kutlu olsun... Kendimle konuşmalı, yazmalı, çizmeli ilk satırlarım da gün ışığı gördü, gerçi bu saat itibarıyla gün ışığı zor, olsa olsa masa lambasının soluk sarı, aslında çok da sarı değil, hatta resmen beyaz ışık demetlerini görebilir...
- Ne diyordum?
- Ben de bilmiyorum...
- Peki, ne güzel... Bilmemeye devam et!
- Emrin olur!!!
Bu yeni takıntım ya da eskilerden çıkarıp bulduğum takıntım, adı neyse, yazmaya başladıkça uzuyor biliyorum, onun sayesinde biriyle tanıştım... Aslında tanıştım denemez... Yani denilebilinir de... Denilemeyebilir de. Garip bir durum... Konuşmuşluğum yoktur, görmüşlüğüm muhtemeldir, birtakım fotoğraflarını görmüş bulunuyorum, tabii o fotoğraflar onunsa... :D Ne de olsa kimin kim olduğunu asla bilemeyeceğiz burada... Bu ben miyim mesela??? Yoksa sabuklayan başkası mı şu anda? Neyse, geçiniz efendim, meseleye geliniz!
Kızmışa benziyor, devam edelim... Bir şeyler yazmış, (Bana da yazmıştı.) çıkarımlarda bulundum, bu arada başkaları da bir şeyler söylediler (gerçek kişilerden bahsediyorum) ve bu yüzden çıkarımlarımın doğru olma ihtimali olabilir... D. adı... Ya da öyle diyelim şimdilik. Ve muhtemelen yakında kendisini göreceğim de... İçimde öyle bir his var, hatta içimdeki his bana D.'nin benim de çok iyi bildiğim bir yerlerle ilişkisi (iş? okul? her ikisi birden?) olduğunu söylüyor. İçimden gelen sese (İGS diyorlardı buna bir zamanlar bir yarışma programında) güveniyorum.
Bu arada RAŞ telefon etti. Yani aslında çaldır - kapa'larından birini yaptı. Ne demek oluyordu bu çaldır - kapa'lar? Hayal meyal hatırlıyor gibiyim: Yaşıyorum, aklımdasın, seni düşündüm, bir haber ver... Hepsi olabilir mi? Ben de aslında düşünmemiş değildim, hatta sanırım aynı gün aklıma gelmişti ona bir çaldır- kapa yapmak... Ama o erken davrandı... Her zamanki gibi... Her zaman mı? Hangi zaman? Neyse, geçiniz...
Uykusuzluk yoksa uyku mu? Ya da ikisi birden... Başım dönüyor, aklım yerinde değil... Saçmalıyorum... Yeter... Kaç gün demiştik? Hadi hesaplayalım...
- Hep beraber...
- Önce sen başla...
Bazen fazla şifreli konuştuğumu sanıyorum. Yani aradan birkaç hafta geçtikten sonra dönüp okusam şu yazdıklarımı, ne demek istediğimden kendimin de en ufak fikri olacağından kuşkuluyum... "Şimdi farkında mıyım?" O da ayrı mesele ya, uzatmanın anlamı yok... Sabuklama başladığına göre, gene ben benimle olan sorunlarımdan birini halledemedim, beni bana şikâyet etmek için bu anlamsız abuk sabuk, birbirinden kopuk, bütünleştirilebileceğinden kuşku duyduğum şeyleri yazıyorum... Şey? Sahi ne bu yazdıklarım? İtiraf? İç döküş? Saçmalama? Şifreli konuşma? Kendime mesaj? Birilerinin mesajları? Tanrım, akıl sağlığımdan şüphe etmeye başlıyorum artık... Gittikçe daha bir şizofren davranıyorum galiba. Davranışlardan önce düşünce gelir, değil mi? Yani bunlar o düşünceler mi acaba?
Silkin ve kendine gel! Sen bu değilsin!!! Neysen nesin aslında... "Ne olduğunu kim bildi ki sen bilesin... Ne olmadığını bilmeye devam et..." Kim demişti bunu? Tanrım, kendi sözlerim bile yabancı gelmeye başladı galiba... Giderek deliriyorum... Kaç gün demiştik en son? 45 mi? Peki şimdi kaç gün kaldı demektir bu? Oturun hesaplayın... Siz mi? Siz kim yahu? Ben kiminle konuşuyorum???
Bu arada son günlerde takıntılarım arttı. Yeni bir takıntı buldum kendime. Aslında o beni buldu da denilebilinir. Ya da gizli olduğu yerden bir şekilde, bu zayıf anlarımın da etkisiyle muhtemelen, hemen yüzeyelleşiverdi... Bir şeylere bağlanma ihtiyacı ya da bağlı olduğum ama beğenmediğim bir şeyle değiştirebilme imkânı sonucunda onun yerine koymayı seçtiğm yeni bir takıntı... Hayırlı olsun! Hem vatana, hem millete! En çok da bana... Sokakta yürürken yanımda yeterince yokmuş gibi bu takıntılardan, takılmışlardan, takılacaklardan, koltuk altıma nur topu gibi birkaç tanesini daha sokuşturup devam edeyim...
- Cümle bitti mi?
- Nokta koymayı unutma!
- Ama bu bir soru cümlesi...
- O zaman soru işareti koy...
- Doğru diyor, soru işareti olmalı...
Kutlu olsun... Kendimle konuşmalı, yazmalı, çizmeli ilk satırlarım da gün ışığı gördü, gerçi bu saat itibarıyla gün ışığı zor, olsa olsa masa lambasının soluk sarı, aslında çok da sarı değil, hatta resmen beyaz ışık demetlerini görebilir...
- Ne diyordum?
- Ben de bilmiyorum...
- Peki, ne güzel... Bilmemeye devam et!
- Emrin olur!!!
Bu yeni takıntım ya da eskilerden çıkarıp bulduğum takıntım, adı neyse, yazmaya başladıkça uzuyor biliyorum, onun sayesinde biriyle tanıştım... Aslında tanıştım denemez... Yani denilebilinir de... Denilemeyebilir de. Garip bir durum... Konuşmuşluğum yoktur, görmüşlüğüm muhtemeldir, birtakım fotoğraflarını görmüş bulunuyorum, tabii o fotoğraflar onunsa... :D Ne de olsa kimin kim olduğunu asla bilemeyeceğiz burada... Bu ben miyim mesela??? Yoksa sabuklayan başkası mı şu anda? Neyse, geçiniz efendim, meseleye geliniz!
Kızmışa benziyor, devam edelim... Bir şeyler yazmış, (Bana da yazmıştı.) çıkarımlarda bulundum, bu arada başkaları da bir şeyler söylediler (gerçek kişilerden bahsediyorum) ve bu yüzden çıkarımlarımın doğru olma ihtimali olabilir... D. adı... Ya da öyle diyelim şimdilik. Ve muhtemelen yakında kendisini göreceğim de... İçimde öyle bir his var, hatta içimdeki his bana D.'nin benim de çok iyi bildiğim bir yerlerle ilişkisi (iş? okul? her ikisi birden?) olduğunu söylüyor. İçimden gelen sese (İGS diyorlardı buna bir zamanlar bir yarışma programında) güveniyorum.
Bu arada RAŞ telefon etti. Yani aslında çaldır - kapa'larından birini yaptı. Ne demek oluyordu bu çaldır - kapa'lar? Hayal meyal hatırlıyor gibiyim: Yaşıyorum, aklımdasın, seni düşündüm, bir haber ver... Hepsi olabilir mi? Ben de aslında düşünmemiş değildim, hatta sanırım aynı gün aklıma gelmişti ona bir çaldır- kapa yapmak... Ama o erken davrandı... Her zamanki gibi... Her zaman mı? Hangi zaman? Neyse, geçiniz...
Uykusuzluk yoksa uyku mu? Ya da ikisi birden... Başım dönüyor, aklım yerinde değil... Saçmalıyorum... Yeter... Kaç gün demiştik? Hadi hesaplayalım...
- Hep beraber...
- Önce sen başla...
Çarşamba, Şubat 23, 2005
Motivasyon-suzluk Üzerine
Önce iyi haberi mi vermeli, kötüyü mü? Belki önce kötüden başlamalı... İyi denilebilecek bir şey olmadığına göre... Gittikçe günler azalıyor, gerisayım son sürat devam ediyor. Hatta tam bir "The Final Countdown"* durumu var... Bugün itibarıyla son 45 günlük dönemece girilmiş bulunuyor. Notlarıma bakıyorum, yerlerinde duruyorlar. Beni bu kadar motivasyonsuz bırakan şey ne, onu tam çözebilmiş değilim aslında. İnsanın içinden hiç mi çalışmak gelmez? Hani, "Çalışmayı ne zaman istedin ki?" gibi bir soru sorulabilir belki, cevabı peşinen belli olan. (Açıklamaya ihtiyacı olanlar için cevabı da yazayım: "Hiçbir zaman!" :)) Yine de insanın önünde bir bakıma geleceğini belirlediği bir sınav olunca (gerçi aynı şeyi üniversiteye girerken de düşünüyordum galiba, tipik bir "tarihin tekerrürü" ya da yeni moda deyimle déja-vu hali) ucundan köşesinden, içinden dışından, (neresi münasipse artık :) bir yerlerinden) kısaca, çalışmaya teşvik edici kıpırtıların gelmesi gerekmez mi? Gelmiyor işte... Hangi dershaneydi, şimdi tam hatırlamıyorum, bir reklam broşüründe, (güya bununla yol gösteriyor olacaklar TUS yolunda hazırlananlara, ama ne hikmetse bende hep tersi olmuştur ve daha bir karamsarlığa sokmuştur bu broşür beni) grafikle bir TUS hazırlığı sürecinin aşamalarını gösteriyordu. Konfüzyon dönemi - 1. depresyon dönemi - Aktivasyon dönemi - 2. depresyon dönemi (ya da tam böyle olmasa da buna yakın bir şey işte) diye göstermişler. Bu grafiğe göre 2. depresyon döneminde filan olabilirim. Hatta eğer daha ötesi varsa bu grafiğin, benimki 5. depresyon döneminden aşağıda olamaz katiyyen. Neyse, uzatmanın anlamı yok... Soner Arıca ilk albümüne "Bir Umut"** adını koymuştu. Belki benim için de hâlâ bir umut vardır... (Buna da halk arasında züğürt tesellesi deniyor... :P) Hangi hocam söylemişti hatırlamıyorum, lisedeyken,belki daha da önce, yeni kuşak gençleri tanımlarken (o dönemde bu genç kuşak bizler oluyorduk) "test ve tost çocukları" demişti. Doğru bir tespit. Artık her şeyi çoktan seçmeli seçeneklerle anlamaya çalışır olduk, arada doymak için atıştırılan tostlarla birlikte... Uzun uzadıya Türk eğitim sistemini eleştirecek filan değilim, herkes yeterince biliyor aksayan yönlerini... Doğru yürüyen kısmı varsa, onu da birileri bana anlatır bilahare... Bugün için günün sorusu budur: Öğrenciyi ders çalışmaktan bu derece alıkoyan başlıca sebep nedir? Hemen seçenek verelim, malum artık seçeneksiz soru çözemiyoruz.
A) Öğrencinin kendisi
B) Hakkaten öyle :)
Diğer seçenekleri okumaya gerek yok! Kendimi engellemek için öyle şeyler var ki, say say bitmez aslında... Televizyon, internet, kitaplar, dergiler, yiyecek bir şeyler almaya gitmek, hava almaya beş dakikalığına çıkmak, "Bunaldım, biraz ara vereyim." nöbetleri, "Bu konuyu çalışmak istemiyorum." kaprisleri, telefon edilen arkadaşlar... Üfffffffff, canım sıkılıyor, kafamı dağıtmalıyyım... Geçenlerde forumdaki kişilerden biri sitemi ziyaret edip "çok depresif bulduğunu, kendisinin de TUS'a hazırlandığını fakat son derece relaks olduğunu" yazan bir ö.m. (bilmeyenler için açıklayalım ö.m. = özel mesaj, bu da tipik internet yaşantısının insan hayatına kattığı yeni tür - generation x mi demeli? :P - kısaltmalardan biri olmakta) göndermiş. Önce şaşırdım... "Yani depresif bir site mi benimki sahiden?" diye düşündüm... O güne kadar hiç öyle gelmemişti bana aslında. Ama sonra dönüp okudum yazdığım kimi şeyleri, cidden de zaman zaman depresif kaçmış, muhtemelen bu yazı da fazlasıyla depresif gitmekte... Elden bir şey gelmez, şu anki halet-i ruhiyem fazlasıyla bu şekilde. Bir mizah sitesi olarak düşünülmüş bu site gittikçe daha bir "depresif ruh halini dış dünya ile paylaşma" sitelerinden biri haline geliyor. Ne demiştik, 45 gün mü? İnşallah 45 gün sonra yüz güldürecek bir hale bürünebilir burası... Yüz güldürmekten bahsetmişken... Malum-u âliniz, internet ortamında (kimileri sanal alem de diyor) Ekşi Sözlük, nam-ı diğer Kutsal Bilgi Kaynağı adında bir site bulunmakta. O sitede geçenlerde rastladığım ve beni oldukça güldüren bir sayfanın link'ini az önce tıklanmak üzere okuyup geçtiğiniz satırlardan birine yerleştirdim. Sayfanın başlığı sanırım "Rimi Rimi Ley kazandığında neler olacak?" türü bir şeydi. Tam başlığı bilemem şimdi, bugünlerde fazlasıyla unutkanım nedense. Bu ginsenc ben de ters etki yapmakta, ben o kanaate varıyorum artık, hem uyutuyor, hem unutturuyor. Zaten bildiğim az buçuk bir şey vardı, onu da sağ olsun ginsenc sayesinde iyice unuttum. (Tipik bir yansıtma savunma mekanizmasının kullanımını gördünüz, derslerinizde gerekirse örnek olarak kullanırsınız. Bu vesileyle kendimi konu mankeni de yaparak, eğitim dünyasına katkıda bulunmuş oluyorum. :P) Neyse, ginsenc bir kenara, "Rimi Rimi Ley" ile ilgili birkaç not vereyim son günlerdeki gelişmelerle ilgili olarak. Bir kere geçenlerde katıldıkları bir radyo programında hem Erdinç Hocamı, hem de Gülseren'i son derece kendilerinden ve şarkılarından emin halde bulduk, çok sevindik. Keşke ilk günlerde katıldıkları programlarda da bu derece emin görünebilselerdi. Neyse, şimdi geçmişi kurcalamanın anlamı yok, yeniliklerden bahsedelim. Cenk Eroğlu daha önce ekipten ayrıldığını duyurmuştu, onun yerine Ozan Çolakoğlu ile anlaşılmış. Çok sevindirici bir haber, artık herhalde kimse şarkının yeni düzenlemesinin kötü olacağına dair inancını sürdürmez. Kostümler ve koreografi konusundaki çalışmalar da sürmekteymiş, bizleri gerçekten iyi bir şarkının ve sahne şovunun beklediğine dair inancım gittikçe kuvvetleniyor. Şarkıya Londra'da ya da İsveç'te yeni bir miks de yapılacakmış, ekibe Britney Spears'in ekibinden iki DJ'in de katılması muhtemelmiş. Sanırım bu kadar yeter şimdilik. Geçen haftaki TUSDATA denemesini hatırladıkça, bu cuma gelecek olan TUSEM denemesini düşündükçe ve ondan sonraki pazar günü de Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması olduğunu göz önünde bulundurdukça... sıra biraz ders çalışmaya geldi galiba... Bu motivasyonsuzlukla kaç sayfa okunacaksa artık... Aynı sayfaya boş boş bakılıp, en ufak seste dikkati dağılarak, elim inatla ve bıkmadan uzaktan kumandaya uzanarak... İçilmediği için buz kesen kahvemin iğrenç tadı, bunu bahane ederek yeniden mutfağa kahve yapmaya gidecek olmamın öngörüsüyle... Uzun lafın kısası, bu gece uzun olacak... Şarkı sözü müydü bu? :-?
*Yasal süreniz 24 saat, unutmayın...
**Albümü indirebilmek için siteye üye olmanız gerekiyor olabilir, emin değilim, ve yine unutmayın, 24 saatten daha uzun süre bilgisayarınızda bu şarkıları tutamazsınız.
Pazartesi, Şubat 21, 2005
Eurovision
Eurovision ile ilgileniyorsanız bu siteye bir göz atın... Oldukça geniş kapsamlı hazırlanmış. Ben çok beğendim. Size de tavsiyemdir.
Bu arada geçen sene çok beğendiğim bir Eurovision şarkısını da burada paylaşmak isterim: Sırbistan & Karadağ - Zeljko Joksimovic - Lane Moje
Perşembe, Şubat 17, 2005
Az Sonra... :P
TV'lerden o kadar alıştık ki bu "Az Sonra..." çığırtkanlığına, ben de eksik kalmayayım dedim... Bir fırsatını bulduğum ilk anda buraya "Rimi Rimi Ley"i ekleyeceğim... Böylece sizler de indirebileceksiniz. Bu arada şarkıyı birkaç gündür dinliyorum... Valla, ne yalan söyleyeyim, şarkının çok güzel olduğu söylenemez bence, ama o her yerde okuduğumuz "rezalet, çok kötü, kesin sonuncu olacağız" türü yerin dibine sokulmayı hak edecek bir tarafı olduğunu da düşünmüyorum. Hatta şarkıda darbuka kullanmak iyi bir fikir olmuş bence, bizden bir şeyler katmak şarkıya, etnik tınılar eklemek, vs. ne deniyorsa artık buna müzik dünyasında değişik bir tat vermiş. Ayrıca şarkının son halinin böyle olmayacağı, daha bir "süslenip püsleneceği" de açıklandı malum olduğu üzere. Yani, yine biraz erken mi davrandık acaba hep bir ağızdan şarkıyı yerin dibine sokmakla? Ayrıca, bilmem bunu hatırlatmam ne derece doğru olur, oylama yöntemi tele-voting şeklinde... Yani ne kadar kötü de olsa, şarkıya oy verecek "gurbetçi" vatandaşlarımız bulunur... Hahahhahah... Neyse, herkesin yorumu kendine...
EKLEME:
Ve nihayet... İşte ülkemizi Eurovision 2005 finallerinde temsil edecek olan Gülseren'in seslendirdiği "Rimi Rimi Ley"* isimli parça burada... Kendiniz dinleyip kendi kararınızı verin...
*Önemli Hatırlatma: Arkadaşlar indirdiğiniz mp3'leri bilgisayarınızda 24 saatten daha uzun tutmanız yasalara aykırıdır. Burada verilmiş olan şarkı yalnızca size fikir vermek amaçlıdır. Bu uyarının yayımlandığı andan itibaren meydana gelebilecek herhangi bir yasal uyuşmazlıkta sorumlu tutulamam. :P (Göz korkutucu bir açıklama oldu bu sanki...)
Çarşamba, Şubat 16, 2005
Eğitim Zaiyatı
Yorucu bir gün, yorucu bir hafta... Bazen bu kadar çaba gerçekten gerekli mi diye sormuyor değilim kendime. Sabah saat 9:00'dan akşam 20:00'ye kadar non-stop ders dinlemek... Kolay iş değil bu... Üstelik bir bakıma non-stop... Öğlen yemeği için atıştırmalık bir on beş dakika ayrıldığı düşünülecek olursa... Ve bu süre konusunda herhangi bir abartıya kaçmıyorum... Kaldı ki asıl hedeflenen programa göre derslerin 22:30'da bitmesi de gerekiyordu, ama halimizi görmüş ve ne alemde olduğumuzu anlamış olacak birileri, sonradan 20:00'de bitirmeyi, buna karşılık bir başka gün daha erken başlamayı planlanan programa göre, akıl ediyorlar... Ne desek bilmem ki? Cidden buna değiyor mu?
Yedi saate yakın Mikrobiyoloji, ardından yaklaşık üç buçuk saat Biyokimya... Ne kadar sevimli değil mi? :D Sabrın sınırlarının zorlandığı anlar bunlar gerçekten. İnsanın bir şeyleri kaldırıp bir yerlere fırlatası geliyor... Neden böyle bir eziyete katlanır ki bile bile insan? Kendi seçimiyle, neden devam eder böyle bir işkence yolunda yürümeye? İnsanın aklı bazen kontrolü dışında davranıyor galiba, kendi başına buyruk hareket ediyor ya da onun gibi bir şey... Tam kelimelere dökülemeyecek bir isyan etme hali adeta... Yani üniversiteye girmeye çalışıyorsun, önüne adına tercih formu dedikleri pembeli beyazlı, bol kutulu, illa ki yumuşak uçlu kurşun kalemle doldurulacak ve hayatının geri kalanını biçimlendirecek bir kağıt parçasını koyuyorsun... O an aklından artık ne geçiyorsa, nasıl bir ruh haline bürünmüşsen, (sonraları hep o ana geri dönüp hatırlamaya çalışacaksın neler hissettiğini tam olarak anlayabilme gayretiyle) kara kara kutuları dolduruyorsun ardı sıra... Bir şeyler oluyor işte o anda kimsenin hiçbir surette çözemeyeceği ve sen kendini bilumum tıp fakültelerini tercih ederken buluyorsun... Neyse, geride kaldı bunlar artık, ama bak bir yenisi daha kapının önünde... Yine aynı bunalım dönemleri, yine son derece resmi formları doldurmak için yumuşak uçlu kurşun kalemler hazırlarken buluyorsun kendini... Sahi sınava kaç gün kaldı? Geri sayım son sürat devam ediyordu değil mi? Öyleyse ne işin var burada, bu saçmasapan sabuklamalarla neden bu vakit kaybedişin? Ah, bir anlasam... Önce ben, sadece ben veya, (Yoksa bir tek ben bile olsam mı demeli?) anlayabilsem kendimi...
Fakülte eğitimi sırasında neden herkes ve her şey hep böyle gayet resmi ve soğuk bir ifadeyle anlatılır ki? Adeta bir duvar örülür öğrenciyle dersi anlatan arasına... Resmiyet girer, mesafeli ve kısa süren, üstelik son derece yüzeyel ilişkiler kurulur, hocayla yan yana olduğun, nefes alıp verişini bile duyduğun stres dolu viziteler sırasında bile neden en ufak sıcak hissiyat duyulamaz? Dershane ortamı mı bu kadar farklı olarak insanı yanıltıyor acaba? Yani ben hiçbir amfi dersi sırasında hocanın öğrencilerle bire bir iletişim kurarak, konuya biraz espri, ya da ne bileyim kendi deneyimlerinden faydalanarak yaklaştığını hatırlamıyorum. Hep kitapların ciddi, duygudan uzak, bilimsel diliyle konuşurlardı hocalar... Bir şeyler makalelerden alıntılarla anlatılır, duygusuz, mesafeli ve bir o kadar ciddi tavırlar içerisinde... Fazla uzattım galiba, kısaca demek istediğim keşke fakültedeyken de dersleri burada, dershanede olduğu gibi anlatsalardı...
Bu arada hoca yine formunda... Ders mi dinliyoruz, geldiğimiz bir stand - up gösteri mi fark edemedik açıkçası... Gülmekten öldüğümüz anlar oldu. Çok eğlendik... Yani bir ders bu kadar mı eğlenceli hale getirilebilir, dikkatlerin dağıldığının hissedildiği an hemen araya sokulan bir anı, ufak bir kelime oyunu, vs. bunun gibi tebessüm ettiren, hadi hakkını yemeyelim kahkaha attıran deneyimlerle mi zenginleştirilebilir? Yine böyle anlardan birinde, hoca yarı şaka yarı ciddi, anlatılan dersle ucundan köşesinden bir şekilde alakalı anılarından bahsediyor. Tedavi ettiği hastaların bir kısmının ölümüne şahit olduğundan bahsederken "eğitim zaiyatı" gibi bir esprili benzetme de yapmaktan geri kalmıyor. Sınıfça güldükçe gülüyoruz... O anda aklıma pek gelmemişti ama şimdi evdeyken ve bu satırları yazarken aklımda bir soru belirdi: Acaba bizim eğitimimiz sırasında zayi olanlar neler? Eğitimimizin ruhu olabilir mi? Cevabını bilemem, ben sadece soruyorum...
Yedi saate yakın Mikrobiyoloji, ardından yaklaşık üç buçuk saat Biyokimya... Ne kadar sevimli değil mi? :D Sabrın sınırlarının zorlandığı anlar bunlar gerçekten. İnsanın bir şeyleri kaldırıp bir yerlere fırlatası geliyor... Neden böyle bir eziyete katlanır ki bile bile insan? Kendi seçimiyle, neden devam eder böyle bir işkence yolunda yürümeye? İnsanın aklı bazen kontrolü dışında davranıyor galiba, kendi başına buyruk hareket ediyor ya da onun gibi bir şey... Tam kelimelere dökülemeyecek bir isyan etme hali adeta... Yani üniversiteye girmeye çalışıyorsun, önüne adına tercih formu dedikleri pembeli beyazlı, bol kutulu, illa ki yumuşak uçlu kurşun kalemle doldurulacak ve hayatının geri kalanını biçimlendirecek bir kağıt parçasını koyuyorsun... O an aklından artık ne geçiyorsa, nasıl bir ruh haline bürünmüşsen, (sonraları hep o ana geri dönüp hatırlamaya çalışacaksın neler hissettiğini tam olarak anlayabilme gayretiyle) kara kara kutuları dolduruyorsun ardı sıra... Bir şeyler oluyor işte o anda kimsenin hiçbir surette çözemeyeceği ve sen kendini bilumum tıp fakültelerini tercih ederken buluyorsun... Neyse, geride kaldı bunlar artık, ama bak bir yenisi daha kapının önünde... Yine aynı bunalım dönemleri, yine son derece resmi formları doldurmak için yumuşak uçlu kurşun kalemler hazırlarken buluyorsun kendini... Sahi sınava kaç gün kaldı? Geri sayım son sürat devam ediyordu değil mi? Öyleyse ne işin var burada, bu saçmasapan sabuklamalarla neden bu vakit kaybedişin? Ah, bir anlasam... Önce ben, sadece ben veya, (Yoksa bir tek ben bile olsam mı demeli?) anlayabilsem kendimi...
Fakülte eğitimi sırasında neden herkes ve her şey hep böyle gayet resmi ve soğuk bir ifadeyle anlatılır ki? Adeta bir duvar örülür öğrenciyle dersi anlatan arasına... Resmiyet girer, mesafeli ve kısa süren, üstelik son derece yüzeyel ilişkiler kurulur, hocayla yan yana olduğun, nefes alıp verişini bile duyduğun stres dolu viziteler sırasında bile neden en ufak sıcak hissiyat duyulamaz? Dershane ortamı mı bu kadar farklı olarak insanı yanıltıyor acaba? Yani ben hiçbir amfi dersi sırasında hocanın öğrencilerle bire bir iletişim kurarak, konuya biraz espri, ya da ne bileyim kendi deneyimlerinden faydalanarak yaklaştığını hatırlamıyorum. Hep kitapların ciddi, duygudan uzak, bilimsel diliyle konuşurlardı hocalar... Bir şeyler makalelerden alıntılarla anlatılır, duygusuz, mesafeli ve bir o kadar ciddi tavırlar içerisinde... Fazla uzattım galiba, kısaca demek istediğim keşke fakültedeyken de dersleri burada, dershanede olduğu gibi anlatsalardı...
Bu arada hoca yine formunda... Ders mi dinliyoruz, geldiğimiz bir stand - up gösteri mi fark edemedik açıkçası... Gülmekten öldüğümüz anlar oldu. Çok eğlendik... Yani bir ders bu kadar mı eğlenceli hale getirilebilir, dikkatlerin dağıldığının hissedildiği an hemen araya sokulan bir anı, ufak bir kelime oyunu, vs. bunun gibi tebessüm ettiren, hadi hakkını yemeyelim kahkaha attıran deneyimlerle mi zenginleştirilebilir? Yine böyle anlardan birinde, hoca yarı şaka yarı ciddi, anlatılan dersle ucundan köşesinden bir şekilde alakalı anılarından bahsediyor. Tedavi ettiği hastaların bir kısmının ölümüne şahit olduğundan bahsederken "eğitim zaiyatı" gibi bir esprili benzetme de yapmaktan geri kalmıyor. Sınıfça güldükçe gülüyoruz... O anda aklıma pek gelmemişti ama şimdi evdeyken ve bu satırları yazarken aklımda bir soru belirdi: Acaba bizim eğitimimiz sırasında zayi olanlar neler? Eğitimimizin ruhu olabilir mi? Cevabını bilemem, ben sadece soruyorum...
Salı, Şubat 15, 2005
"Rimi Rimi Ley"
Kapı açılıyor. Hoca içeri giriyor. Masaya doğru yürürken, olacak her şeyden habersiz, sınıfta bir alkış kıyamet kopuyor. Hoca önce ne olduğunu anlayamıyor, ama hemen sonra yüzünde koca bir gülümseme... Arada biraz karıştırmaktan "Leylim Ley" filan duyuluyor sınıftakilerden ama, öyle değil... "Rimi Rimi Ley" olmalı. Bu, derse güzel bir giriş olmalı hoca için. Bizim için de öyle aslında. Hoş bir anı olarak kalacak bu aklımda.
Aslında elemelerin yapıldığından haberdar değildim. Ama daha sınıfa adım atar atmaz herkesin konuştuğu konunun ne olduğu anlaşılıyordu. Dershane kantininde bulunan ayna üzerindeki haber kupüründen zaten hocanın bestesinin finale kaldığını çok önceden öğrenmiştik. Ama açıkçası ben Türkiye elemelerinin yapılacağı tarihten haberdar değildim. Meğerse o geçen pazar günüymüş. "Rimi Rimi Ley" ile hocanın eseri kazanmış bu elemeleri.
Şimdi şarkıyı dinlememiş ve performansı izlememiş biri olarak yorum yapmam doğru olmaz. Şarkıdan tek bildiğim 2005 Eurovision Türkiye Resmi Sitesi 'nde dinlediğim yaklaşık otuz saniyelik giriş kısmı. Açıkçası beni çok tatmin etmediğini bu kadarlık kısmın söylemeliyim şahsım adına. Tanık olduğum konuşmalar da genelde finalist bütün eserlerin ve özelde de hocanın bestesinin pek beğenilmediği yönünde. Tabii hocanın yüzüne karşı bunu söylemek de olmuyor. Gerçi kimse beğendiğini de söylemedi, sadece birinciliği tebrik edildi alkışlarla. :D
Hocanın daha önce de Eurovision finallerinde Türkiye'yi temsil etmiş besteleri olduğunu biliyordum. Pek başarılı sonuçları olmayan bestelerinin... Net'te biraz araştırmayla son final gecesi hakkında pek çok yazı bulmak mümkün. Yazılardan ziyade onlara verilen yorumları okumak daha ilginç bana kalırsa. Birkaç tanesini buraya aldım bu sitelerin. İlgilenenler okuyabilir: Radyo Tatlıses , Medya Tava , tv8 Online .
Bu eğlenceli geçen günden son bir anekdot daha anlatayım yine Eurovision seçmeleriyle ile ilgili. Ders arasında hocaya bir telefon geliyor. Telefon eden Aysel GÜREL. Konuşmasının bir yerinde diyor ki hocaya "Bak, kişisel alma. Burnuma dayadılar mikrofonu, ben de bir şeyler söylemek zorunda kaldım." Anlaşılan kendisine şarkıyla ilgili fikirleri sorulduğunda çok hoş şeyler söylememiş, sonra da yanlış anlaşılma olmasın diye hocayı arayıp açıklamalarda bulunuyor. Hoca haliyle bu söze kızıyor, ne de olsa şarkının bestecisi kendisi, dolayısıyla beste hakkında kötü bir şey söylendiyse bu kendisini de ilgilendirir ve söylendikten sonra bu tip bir telefon görüşmesiyle bir şeyleri düzeltmeye çalışmanın bir anlamı yok. Çok da esprili ve hazırcevaptır hoca, hemen cevabı yapıştırıyor: "Aysel, sen de kişisel alma sakın. Şimdi derse gireceğim, karşımda yaklaşık altmış öğrenci olacak. Biz de senin bana bu söylediklerine hep beraber güleceğiz. Ama dediğim gibi sakın kişisel alma bunu." Cidden de sınıf çok güldü...
Bugün güzel bir gündü... Zaten her Anatomi dersi Erdinç Hoca'yla güzel geçiyor...
"Rimi Rimi Ley" mi desek acaba hep birden?
Pazar, Şubat 13, 2005
Aile Hekimliği Hakkında Detaylar* ve Anayasa Mahkemesi**
Aile Hekimliği Sisteminin Ayrıntıları
Aile hekimliğinde geri sayım başladı. Bir aile hekimi 2 bin 500-3 bin hastaya bakacak. Gerektiğinde eve gelip hastasına bakacak olan hekim, başka işte çalışmayacak. Sağlık Bakanlığı'nca uygulama yönetmelik taslakları dün açıklanan ve ilk kez bu yıl pilot il Düzce'de uygulanacak aile hekimliği sistemi şu düzenlemeleri içeriyor. 2006-2007'de ülke geneline yaygınlaştırılacak. Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde, herkes birinci basamak sağlık hizmetlerinden faydalanabilmek için aile hekimlerine kaydolacak. Herkes aile hekimi kontrolü altında olacak. 2500-3000 kişiye bir aile hekimi düşecek. Bir aile hekimi, sadece Sağlık Bakanlığı'nın belirlediği çalışma bölgesinde hizmet verebilecek. Her aile hekimi yanında en az bir aile sağlığı elemanı çalıştıracak.Aile sağlığı elemanı, hemşire, ebe veya sağlık memuru olacak. Hastalarına gerekli hallerde evde hizmet verecek olan aile hekimi, rehberlik edici ve koruyucu hizmetler sunacak, hastalarını periyodik olarak muayene edecek. Labaratuvarı varsa temel tetkikleri de yapacak. Aile hekimi küçük tıbbi operasyonlar dışındaki ameliyatları yapmayacak. Aile hekimliği uzmanı, uzman veya pratisyen hekimler, sözleşmeli olarak aile hekimi olabilecek. Aile hekimleriyle 1 yıllık sözleşme imzalanacak. Bir aile hekiminin, 2 aydan uzun süre kayıtlı hasta sayısı 1000 rakamına ulaşmazsa sözleşmesi iptal edilecek. İlk kayıtta aile hekimini seçme şansı olmayan vatandaşlar, sisteme geçildikten sonra hekim değiştirebilecek. Herkes, bölge içinde kalmak suretiyle aile hekimini serbestçe seçebilecek. Ancak 6 aydan önce yeniden hekim değiştiremeyecek. Büyükşehir sınırlarındaki ilçelerde, kişi isterse bulunduğu ilçe dışından aile hekimini seçebilecek. Bir aile hekimi, özel muayenehane veya aile sağlığı merkezlerinde hizmet verebilecek. Aile sağlığı merkezlerinde her hekim için ayrı muayene odası ve gerekiyorsa laboratuvar odası bulunacak. Aile hekimine, kayıtlı hasta sayısına bakılmaksızın, aile hekim uzmanı ise 2 bin YTL (2 milyar lira), uzman veya pratisyen hekim ise 1500 YTL. Aylık brüt maaş ödenecek. Bunun yanı sıra 1000 hastası üzerindeki her kayıtlı kişi başına 1 YTL. aylık brüt ödeme yapılacak. Hasta sayısı 4000'i aşan aile hekimine, bu rakamdan sonrası için fazla ödeme yapılmayacak. Aile sağlık elemanlarına 800 YTL. Aylık brüt maaş verilecek.
Hastaneye Sevk Aile Hekiminden
Acil haller dışında her konuda önce kayıtlı bulunan hekime başvurulacak, hastanelere gidilmeyecek. Aile hekiminin tedavi edemediği ya da tanı koyamadığı hasta, hastanelere sevk edilecek. Türkiye'de halen 1200 aile hekimliği uzmanı var. Bu nedenle uzman veya pratisyen hekimlere de aile hekimi olma hakkı tanınıyor. Bu eğitim-öğretim yılı sonunda 60 aile hekimliği uzmanı mezun olması bekleniyor.
Aile Hekimliği Anayasa Mahkemesi’nde
CHP, “Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun”un bazı hükümlerinin iptali ve yürürlülüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtıCHP Kocaeli Milletvekili İzzet Çetin, “Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun”un bazı hükümlerinin iptali ve yürürlülüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı.Hükümetin sivil toplum örgütlerinin görüş ve önerilerinin dikkate alınmadığını ve çıkardığı pek çok yasada “ben yaptım, oldu” anlayışını sergilediğini öne süren İzzet Çetin, bütün bu yasal düzenlemelerle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 22 maddesini bir kez daha görüşülmek üzere iade ettiği Kamu Yönetimi Temel Kanunu’ndaki konuların parçalar halinde çıkarılmasının amaçlandığını savundu.Dava dilekçesinde, aile hekimliği ve aile sağlığı hizmetinin memur ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesinin Anayasal zorunluluk olduğu ancak, Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun’da, bunun göz ardı edildiği bildirildi. Kanundaki, hasta sevk oranlarının yüksek olması halinde aile hekimine yapılacak ödeme tutarından brüt ücretin yüzde 20 oranında kesilmesi uygulamasının, temel insan haklarından olan “sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı”nı zedelediği savunuldu. Dava dilekçesinde, katkı payını belirleme yetkisinin Sağlık, Maliye ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıklarına bırakılması da eleştirilerek, bunun keyfi uygulamalara yol açabileceği belirtildi. Dilekçede ayrıca, aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları kamu hizmeti görevlisi niteliğinde memur olduklarından, bunların atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödeneklerinin kanunla düzenlenmesi gerektiği ancak bu işin yönetmeliğe bırakılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu ifade edildi.Çetin, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri ile Köy Hizmetleri’nin kapatılmasını öngören yasaların da iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açacaklarını kaydetti.
*Kaynak: Türkiye'nin Hekim Portalı - Haber
**Kaynak:Medi Magazin
Eşit Puan Zırvalığı Aynen Devam
TUS'ta her sorunun eşit puan değerinde olduğuna dair zırvalama son sürat devam ediyor. En son zırvalamayı da Türkiye Klinikleri'nin web sitesinde okumuş bulunuyorum. İlgilenen arkadaşlar için link de burada: "TUS - Her Soru Eşit Puan" başlıklı yazı
Bu arada Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması için başvurunuzu yaptınız mı? Kendini denemek isteyen arkadaşlar için başvuru yapabilecekleri adres burada: Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması Başvuru Formu Ufak bir hatırlatma, başvuru süresi dolmak üzere. Yani eğer niyetiniz varsa, ve alacağınız düşük puanın (!) sizi demoralize etmeyeceğine inanıyorsanız acele edin. (Sınavın tarihi: 6 Mart 2005, Saat: 13:00 - 16:30, Sınav yeri:16 ayrı merkez)
Bu arada Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması için başvurunuzu yaptınız mı? Kendini denemek isteyen arkadaşlar için başvuru yapabilecekleri adres burada: Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması Başvuru Formu Ufak bir hatırlatma, başvuru süresi dolmak üzere. Yani eğer niyetiniz varsa, ve alacağınız düşük puanın (!) sizi demoralize etmeyeceğine inanıyorsanız acele edin. (Sınavın tarihi: 6 Mart 2005, Saat: 13:00 - 16:30, Sınav yeri:16 ayrı merkez)
Cumartesi, Şubat 12, 2005
Hirsutizm... oha filan oldum durumu :P

Magdalena Ventura - 1631
Aşağıda link'i vermiştim gerçi ama siteye de resmi yüklemeyi başardım... Üşenip de gitmeyecek olanlar için iyi bir fırsat bence... Cidden "oha filan" olunacak bir resim. Bu arada, ek bir not, resimde arkada görülen adam Magdalena'nın kocası oluyor, kucağındaki bebek de yedincisi... :D Yani neymiş? Ne kadar hirsutik olursa ol, gebe kalabilir hatta doğurabilirmişsin de... :D
Tahta, Kola Şişesi ve Hacıyatmaz
Gece 23:00 suları... Yorgunum... Yoğun bir ders programının ardından dershaneden çıkmışım eve dönüyorum... Acı bir rüzgâr yüzümü yakıyor. Soğuk bir hava var... Kızılay'ın gecenin o saatlerinde her tür çöple doldurulmuş dar, pis sokaklarından geçiyorum... Sokak neredeyse boş... Böyle olması gerekiyordu... Ama değil işte! Ne kadar istemesem de kabul etmek zorundayım. Sokağın böyle bir cuma günü cıvıl cıvıl olması kimsenin suçu değil. İnsanların içeride eğlendiği café'ler ve dışarı taşan müziğin hoş tınıları da kesinlikle kimsenin hatası değil. Önlerinden geçerken başımı yana çeviriyorum, kulaklarımı tıkıyorum... "Bunlar olmuyor, kimse eğlenmiyor." diye düşünüyorum. "Herkes tıpkı benim gibi işinden, okulundan yorgun argın çıktı, doğruca eve gidip uyuyacak. Kimsenin eğlenecek hali yok." Ama böyle değil işte! Herkes eğleniyor, günlerden cuma, müzik sesleri kulaklarıma geliyor, sıcaktan buğulanmış camların ardından gülen, konuşan yüzleri görür gibi oluyorum. Bense eve gitmek ve sırt çantamdan bu ağır kitapları çıkarıp yeniden okumak zorundayım... Eğlenceye vakit yok! Ot gibi asosyal yaşamaya devam etmek zorundayım... Eğlenmek yok... "Acı yok.", diye telkinde bulunuyorum kendime. "İnan bana, hiç canını yakmayacak."
Dershaneye gitmek hem iyi, hem de değil... Yani bazen öyle düşünüyorum. Elbette faydası çok, iyi ki gidiyorum, ama yine de dershane ortamı biraz garip... Benim ömrüm boyunca anlayamayacağım bazı insan tipleri vardır. Bunlardan bir grubunu da "hırsı gözlerini kör eden" insanlar oluşturuyor. Tamam, bir dereceye kadar seninle aynı sınıfa giden kişileri rakip addetmek anlaşılabilir belki (ki benim için böyle bir anlayış da pek kabul edilebilecek bir davranış değildir), peki bakışlarından bile kıskançlık kıvılcımları saçılan kişilerle aynı ortamda saatler geçirmek nasıl dayanılmaz bir hal alabilir, anlayabilir misiniz? Hayatlarının tek gayesini bu TUS haline getirmiş birileriyle ne derece iletişim kurulabilir? Tabii, herkes böyle değil sınıfta, ama ben bazılarının olayı iyice abartıp sahte ve yüzeyel dostluk kurma girişimleri içerisinde olduğunu görebiliyorum. Keşke benim gördüklerimi kendileri de görebilse. Bu konuyla ilgili bazı şeyleri zaten bir başka forumda yazmıştım.* Burada tekrar etmek niyetinde değilim... Ama bu hırs nasıl bir şeydir ki böyle bir ruh haline sokabilir insanı? Dediğim gibi, asla anlayamayağım bir şeydir...
Dershaneye gitmenin iyi yönlerinden biriyse TUS hakkında ilgili ilgisiz herkesin söylediği bir yığın asparagas haberden uzak kalabilmeniz belki de. Daha geçenlerde bir internet sitesinde TUS'taki bütün soruların puanlarının aynı olduğuna dair bir yazı vardı. Makaleyi yazan arkadaş güya ÖSYM ile temasa geçmiş, konuyu iyice araştırmış, karşısında bir yetkili bulmuş ve o yetkili kişiden bütün soruların eşdeğer puanda olduğunu öğrenmiş, vs... Bir sürü saçmalık. Yazılı belgeden bahsediyor muydu, şimdi hatırlamıyorum. Hatta siteye link de verecektim, gidip kendiniz de okuyun diye, ama bir türlü hatırlayamadım adresi. Neyse, hatırlayabilirsem, link'i de eklerim bir yerlere.** Neyse, demek istediğim şu, bugüne kadar bırakın herhangi bir açıklama yapmayı, TUS soruları ve cevapları dahi kamuoyuna açıklanmıyor ÖSYM tarafından. Böyle desteksiz savlarla ortaya çıkıp akılları karıştırmayı doğru bulmuyorum. Bir de şimdi akıl var, mantık var... Eğer bütün sorular aynı puan değerinde olsa, aynı neti çıkaran kişilerin aynı puanı alması gerekmez mi? Peki neden öyle olmuyor? Aynı sayıda net de çıkarsanız, arkadaşınızla sizin puanlarınız farklı oluyor... Yani, bunları anlayamayacak kadar mantıktan uzak mısınız? Her soru kendi içerisinde o soruya verilen doğru cevapların sayısına göre bir katsayı ile çarpılarak puan hesaplamasında kullanılıyor. Doğrusu budur... Artık bu tip safsatalara inanmaktan vazgeçin. Her duyduğunuzu doğru kabul etmeyin. Önce bir düşünün, sizce ne kadar mantıklı size söylenen? Değil mi? Tanrı bize aklımızı boş yere vermedi, onu kullanmak lazım... O yüzden bugünkü derste söylenen "Kadın - Doğum'dan 12 net çıkaran açıkta kalmaz." sözünü çok önemsiyorum... Tabii, böyle bir iddia içerisine girmeyecek kadar da zekiyim. :D
Anlaşıldığı üzere bugün Kadın - Doğum ile meşguldüm. Hiç üşenmedim sizin için derste gösterieln bir resmi internette aradım buldum. Konu hirsutizm hakkında... Bahsi geçen resmi burada yayınlamayı düşünmüştüm ama maalesef hepsi telif haklarıyla korunmuş halde, kopyalanmaya izin verilmiyor. O yüzden ben de size link'i yazacağım. Merak eden gidip baksın... Bu arada İspanyolca olduğunu tahmin ettiğim sayfada resmin açıklamasında "Mutant İnsanlar" yazması da bir hayli ilginç... Buyrun: Magdalena Ventura - 1631 Resme baktığınızda, öndeki "adam"ın emziren bir kadın olduğuna lütfen dikkat edin. :D Hirsutizm bu boyutlarda olabiliyormuş yani...
Bir de branşlar arası klasik çekişmelerden bahsedeyim bu fırsatla. Kadın - Doğumcu - Pediatrist çatışması... :D Şimdi haliyle cerebral palsy'den (CP) muzdarip bir çocuğun ebeveyni olmak zor. Tabii doğum sırasında anoksik kalmakla ilgili bir durum olduğunu hepimiz biliyoruz CP'nin. Tanı biraz geciktiğinde daha da kötü oluyor hem çocuk, hem de ailesi için... Tanı koyma sırasında Pediatrist anneye soruyor: "Doğumunuz zor olmu muydu?" Anne haliyle hemen atlıyor: "Evet, zor olmuştu." Ve o anda hemen bütün suçlamalar Kadın - Doğumcuya kalıyor, onun bir hatasının sonucuymuş gibi gösteriliyor durum vs... Bu nedenle olayın mahkemey taşındığı bile vakidir aile tarafından. Benim söylemek istediğimse hocanın derste bu konuya getirdiği esprili ama yine de insanı düşündüren yaklaşım oldu. Aynen aktarmaya çalışayım, hafızamda kaldığı kadarıyla tabii: "Bugüne kadar belki 5000 doğum yaptırmışımdır. Ve hiçbir annenin de doğumunun kolay olduğunu söylediğine şahit olmadım. O çocuk oradan kolay çıkmıyor ki... Yani o çıkmaya çalışıyor da biz içeri itmiyoruz ya!" Kadın - Doğumcu yaklaşımı CP'nin aslında intrauterin dönemde hipoksik kalmakla ilgili olduğunu savunuyor, doğum eylemindeki hipoksik kalmaktan ziyade. Kim daha haklıdır bilemem, açıkçası çok da önemli değil. Ama bu noktada hocanın söylediği "Siz doğumu 280 günlük bir süreç mi sanıyorsunuz? Değildir, 350 günlüktür." sözü de ayrıca önem kazanıyor. Zira Kadın - Doğumcular bu 70 günlük doğum öncesi dönemi de intrauterin hipoksik durumu önlemek açısından önemli buluyorlar. Buradan çıkarılacak ders nedir peki? Sigara içen bayanların sigarayı hamile kaldıkları dönemde bırakmalrı yetmez, öncesinden bir hazırlık dönemi de gereklidir. Ben bir adım daha öteye gidiyorum: Sigaraya hiç başlamayın!
Neyse, fazla mesaj kaygılı bir yazıya dönüşüyor bu gittikçe... Hahahahha... Hemen konuyu değiştirelim... Bugünlerde acayip blumik davranışlar sergiliyorum... Blumik derken, yanlış anlaşılmasın... Henüz kusma döngülerine girmiş değilim... Hahahahahha... Benimki sadece tıkınırcasına yeme şeklinde... İngilizce'de "binge eating" dedikleri şey... Tamam, biraz abartmış olabilirim... Hatta bayağı bir abarttım, ama yine de bir oturuşta bir orta boy pizza yiyebilme kapasitesine de gelmiş bulunuyorum. Pizzacı çocuk bugünlerde daha sık ziyaret ediyor kapımı... Abur cubur tıkınma periyotlarım artıyor... Her sınav öncesi dönemde böyle olur zaten... Masa başında otururken ha bire bir şeyler yiyesi geliyor insanın nedense. Başka zaman olsa dönüp bakmayacağım her şey garip bir şekilde iştah açıcı görünüyor... Aslında bu bir nevi kaçış herhalde... Yani yemek yemeye vakit ayırarak o çalışma masasından kaçmak gibi bir şey... Zaten hep öyle olmaz mı? Oturur başlarsın okumaya, sonra canın birden çay ister, çay içilir, kahve gelir, üzerine pasta... Birden acıkılır mı ne? Hemen telefona sarıl, kebapçıdan 1.5 porsiyon adana... Hahahahha... Böyle kısır bir döngü şeklinde... Yemek yemek ve masaya oturup kalkmak... Arada da çalışmak... Artık ne kadar çalışılıyorsa bu hengâmede... Hahahahha...
Bu kadar yeter şimdilik... Son cümleleri de yine hocanın ağzından çıkan bir vecizeyle bitireyim: "Türk kadınları önce tahta gibidirler, sonra kola şişesi formuna girerler, en sonunda da hacıyatmaza dönerler. Böyle olmamak, hep kola şişesi formunda kalmak lazım."
Siz kola şişesi formunuzu koruyabilir misiniz?
Bu arada gerçekten "acı yok" mu?
*Bahsettiğim forumda yazdıklarım burada. Merak edenler gidip orada da okuyabilirler. Buyurun: İlk ve Tek Tarafsız TUS Portalı - Forum
**Sitenin link'ini buldum. Onu da ekleyeyim: Eşit Puan Zırvalığı
Cuma, Şubat 11, 2005
Sorumluluğun Hatırlatılması
Birileri cidden bu yazılanları okuyor... :D Ne kadar ilginç! Yani elbette yola çıkarken hedef zaten birileriyle hissiyatı paylaşmaktı. O yüzden yazılıyor zaten bunlar, ama birilerinin gelip de bunları okuyacağına sanırım pek de ihtimal vermemiştim. Oysa görüyorum ki geröekten birileri bunları okuyor. En azından göz atıyor... Teknoloji malum, benim gibi her türlü bilgisayar ve internet ortamından son derece uzak birine bile böyle bir site yapabilme ve onu geliştirebilme imkânı veriyor günümüzde. Tek satır HTML kodu bilmeden, tek kuruş (artık Yeni Kuruş deniyor gerçi) harcamadan böyle bir siteye sahip olabiliyor insan, sonra buraya gelip o sırada aklından geçenleri öyl spontane bir şekilde yazabiliyor, kaç kişinin ne zaman ne kadarlık bir süre için ziyarete geldiğini öğrenebiliyor... Yani benim gibi "teknoloji özürlü" biri bile internet aleminde kendine sayfa açabiliyorsa, varın gerisini siz düşünün, kim bilir ne cevherler vardır aranızda da o cevherin keşfedilmesini bekliyordur... Benim abuk sabuk, birbirinden kopuk, zaman zaman saçma ötesi eveleme gevelemelerim bile ziyaretçi bulabiliyorsa kendine, o zaman belki sizin de biraz tembelliği kenara bırakıp içinizden geldiği gibi yaratıcı tasarımlara imza atmanızın vakti gelmiştir. :D
Geçenlerde sitemi bir şekilde ziyaret etmiş biriyle de bizzat konuştum. Ne garip bir duygu oluyormuş bu böyle? Yani, insan ne diyeceğini de bilemiyor... Hem biraz sorumlulukların hatırlatılması gibi bir şey de bu aynı zamanda... Siteyi hazırlarken aslında çok da belli bir niyetle yola çıkmış değildim, öylece evde otururken aldığım bir bilgisayar dergisinde "blogging" diye bir şeyin olduğunu okudum, merak ettim, "Bir de ben göreyim, neymiş bu blogging dedikleri?" dedim, siteye kayıt oldum ve anında benim de bir sayfam oldu. Sonra "Burada ne yapılabilir?", diye düşündüm... Her şey kayıt olma anında ortaya çıktı, yani öncesinde bir plan filan yoktu. Çoğu zaman öyleyimdir zaten, kafama bir şey eser, onu yaparım, sonucuna bakarım. Söz aramızda, her zaman iyi sonuçlar alındığını söyleyemem, yine de öyle birden bir şeye karar verip anında uygulamak güzeldir bence. Tezcanlılık da var serde tabii... Biraz da onun etkisi... Bu "biraz" yanlış oldu, fazlasıyla diyeyim... :D
Neyse, lafı gene dolandırıyorum fazlasıyla ("Çevresel konuşma" dedikleri böyle bir şey mi acaba?), o anda bir isim bulmak gerekiyordu siteye, yaptığımın absürd bir iş olacağını düşündüğüm için birden öyle "Absürdistan" lafı geçti aklımdan, sonra da her daim aklımın bir köşesinde "en kral" köşede adeta çivili bir şekilde yer etmiş bulunan TUS geçti... "İkisini birleştireyim." diye düşündüm... Ve sonuç da işte budur...
Aslında niyet, siteye yeni şeyler ekledikçe biraz belirmeye başladı... Hani, TUS'a hazırlanırken insan neler yaşar, nasıl hisseder, onları yazarım diyordum... Sonra bu niyetin de aslında pek gerçekleşmediğini gördüm. Zira, ne zaman siteye bir şeyler yazmak için gelsem, o anda aklımdan ne geçiyorsa onu yazdığım için, ve adeta parmaklarım beynime hükmeder hale geldiği için, içerik bazen hiç ilgisiz yerlere kayıyor TUS'un kendisinden... Bu yüzden geçenlerde kendisiyle konuştuğumu söylediğim "okur"um (Nasıl isimlendireceğiz bu siteyi ziyaret edenleri? Türk Dil Kurumu'nu bu konuda bir isim bulmaları için göreve davet ediyorum... :P) bana biraz bunları düşündürdü. Yani esas hedeften sapılıyor, biraz öze dönmek lazım acil tarafından... Gerçi, söylediğim (ya da yazdığım) gibi, buraya herhangi bir ön hazırlık yapılarak gelinmiyor bendeniz tarafından, dolayısıyla biraz zorlama bir davranış olabilir böyle özde kalmaya çabalamak, o da hoş olmayan bir tad bırakır gibime geliyor insanın tadında... Ben böyle bir şey yapmak istemem. Ama yine de özün ne olduğunu bu site ortaya çıktığı anda hatırlattığı için bahsi geçen kişiye teşekkür ederim... Sorumluluk derken biraz da bunu kast ediyorum...
Perşembe, Şubat 10, 2005
Şizofreni Sınırlarında Gezinti
Bugün çok önemli olduğunu düşündüğüm iki şey öğrendim:
1) "İnsanlar soruyla öğrenir. Cevabın yapıştırıldığı yerde öğrenme biter."
2) "İnsan aklının bir şeyi öğrenebilmesi için üç kere tekrar edilmesi gerekir."
"Bu iki söz de nereden çıktı?", demeyin. İkisi de gerçeği yansıtıyor. Biyokimya dersindeyiz. Hoca her zamanki gibi son derece iyi niyetli, dersini anlatmayı, önemli noktaları vurgulamayı sürdürüyor. Ama karşısında ne kadar zorlasalar da belli bir süre sonra dikkatlerinin dağılmasını engelleyemediği bir sınıf dolusu öğrenci var. Haliyle, arada durup biraz nefes almak ve dağılmış dikkatleri toparlayabilmek, sonra yeniden konuya sıkıca dönebilmek için hikâyeler, başından geçenler, sınavla ilgili tüyolar anlatıyor. O anlardan birinde de bu iki sözü söyledi. İlk başta çok anlamsız gelebilir insana, ama zamanla ne kadar doğru olduklarını anlıyor insan.
Gerçeklerden kaçılamıyor maalesef. Üç kerede ancak anlayabileceğimizi bir şeyi kabul etmemiz lazım. Kendisine fazlasıyla güvenerek, adeta bunu zekâsına ve dolayısıyla egosuna bir hakaret gibi algılamaması lazım insanın. Üç kereyse üç kerede olsun... Zaten bir kere hocadan dinliyorsun, eve gelince bir kere kendin okuyorsun, arada sorusuydu, sınav öncesi son bir gözden geçirmesiydi filan, dördü ister istemez buluyor... Şimdi bunu yaptığında zekâna söz söylenmemiş oluyor da biri sana direkt olarak "Üç kere okumadan anlayamazsın." dediğinde neden gurur meselesi haline getiriyorsun ki durumu? Ayrıca, yine bu bizim kendimize yakıştıramadığımız durumu, reklam şirketleri çok öncelerden fark etmişler bile... Hoca anlatıyordu gene aynı ders aralarından birinde, havaalanındaki reklam panolarından birinde aynı slogan alt alta üç kere yazılmış... Hani, "Bunlar ilk sefer okuduklarında bir şey anlamayacaklar, ikincisinde belki birazı akıllarında kalır, ama kesin olsun, üçüncüyü de yazalım." hesabı... Evet, evet, üç kereden aşağısı olmaz. TUS gibi asıl başarının ne kadar çok tekrar yapıldığıyla ilgili olduğu bir sınavda, bence söylenen bu gibi sözlere inanmakta fayda var.
İlk sözün açıklamaya gerek tarafı bile yok aslında. Bazen notlarda satır aralarında okuyup da geçiverdiğiniz ve asla soru potansiyeli taşıyabileceğini kestiremediğiniz bilgilerin nasıl olup da karşınıza sürüldüğünü görüp sonradan hayıflanmak istemiyorsanız, mümkün olduğunca soru çözün, bıkmadan usanmadan... Farklı kaynaklardan soru çözmenin can sıkıcı bir hal alabildiğini biliyorum, çok da tavsiye etmem, ama en azından çıkmış TUS sorularını iyice çözmek lazım... Bir de üstüne sağlam bir soru kitabı bitirilirse iyi olur. Hatta tadından yenmez. :D Sorular, insana nerede eksik kaldığını gösterdiği gibi, nelere dikkat etmesi gerektiğini de hatırlatıyor. İyi hazırlanmış sorular bazen sayfalarca konu okumaktan daha fazlasını öğretebiliyor insana. Yeter ki elinizdeki kaynaklar iyi olsun... Bu konuda kendimi rahat hissediyorum, elimin altında cevaplarına güvenebildiğim soru kitapları var... İnsanın içinin rahat etmesi kadar önemli bir başka şey daha yok bence sınava hazırlanırken. Sürekli olarak doğruluğundan kuşku duyacağınız kitaplarla boğuşmaktan uzak durmak lazım... Piyasada çok sayıda bu bahsettiğim türden kitap var, alırken dikkat etmeli...
Kendimi bir an gazete köşelerindeki "Güzin Abla"lar'dan birine benzettim. Kime bu tavsiyeler? Kendi kendime konuşma boyutunu da bayağı bir geçtim artık. Ciddi bir "psikolojik deli" vakası ile karşı karşıya olabiliriz. 24 yaşında genç erkek. Günlük hayatı dershane ve ev arasında geçiyor. Sosyal çekilme ve dahi soyutlanma söz konusu. Herhangi bir sosyal aktiviteye katılım sıfır. Günün büyük kısmı anlamaya zorlandığı garip içerikli yazıları okumak ve test denilen çoktan seçmeli satırlara bakmakla geçiyor. Depresif görünümde. Affektlerde belirgin küntleşme mevcut. Olaylara tepkisiz. Kendine ait bir dünyası var. Vaka daha da detaylandırılabilir. Ama bu kadarını bile okuyunca insanın aklından ciddi bir şizofren tanısı koymaktan başkası geçmiyor. Dışarıdan birine sadece vakanın bu kadarı anlatılsa aklının bir köşesinden şizofreni geçecektir. Peki bütün bunları tıp hayatının rutin ve beklenilecek sonuçları arasına sokmak ne derece doğru olur? Yani bunların hepsi TUS öncesi olağan, hatta normal sayılması gereken durumlar mıdır? Yoksa cidden işin ucu ve kontrolü vakanın elinden kaçmış mıdır? Bütün şartlar şizofreniyle bu derece örtüşürken, kendimizi normal addedip kurtulabilecek miyiz?
Şizofren bir aklın sabuklamalarıyla meşgul oluyor olabilirsiniz bu satırları okuyorsanız... Ben bile artık kendimin ne derece sağlam olduğunu bilmiyorum... Tabii, artık sağlam ne demekse?
Biraz konuyu dağıtayım... Geçenlerde çok güldüğüm bir askerlik anısı dinledim... Doktor arkadaşlardan biri askerliği sırasında görev yerine tayin edildiğinde elinde ne olup olmadığını kontrol etmek için ilaçlara, malzemelere, vs. göz atmış. Bu sırada bazı aşıların günlerinin geçtiğini görmüş. Hani, askerlikte birtakım rutin aşılamalar yapıldığı için durumu üstlerine bildirmeye karar vermiş ve bir dilekçe ile başvurmuş. Bir müddet sonra gelen cevapta aynen şunlar yazıyormuş: "Bir sonraki emre kadar bütün aşıların son kullanım süresi 6 ay uzatılmıştır." Şimdi ne yapalım böyle bir cevap üzerine? Güzel ülkem, sen bize daha neler göstereceksin? Türk olmak nasıl bir şeydir? Allah akıl fikir versin...
Çarşamba, Şubat 09, 2005
Çöp Tenekesi
Durup geçmişe baktığında ne derece memnun hissediyor insan kendini? Belki kendini, yaşamını, geçmişini, vs sorgulamak için uygun bir zaman değil... Yani sınav arifesinde böyle derin konuları düşünmek ne derece iç karartıcı olabilir tahayyül edebilir misiniz? Yine de en olmadık şeylerin en önemli anlarda ne kadar zamandır saklandıkları gizli köşelerden bir şekilde ortaya döküldüğüne herkes şahit olmuştur. Sanki yeterince karışık olmayan günlük yaşamınıza daha bir renk (en koyusundan siyah!) katmak istemektedirler... Kaçmak isteyip de kurtulamayacağımız pek çok konudan bir başkası... İnsan olmanın getirdiği yükü omuzlarda taşımanın daha da ağır hale geldiği anlar... Sorumluluktan kaçmak istedikçe utanmaz bir sırıtmayla yenilerinin eklenmesi, vs... Liste uzatıldıkça uzatılabilir... İşin özü, önemli bir konuya kendinizi vermeniz gerektiği bir süre zarfında (Burada sözü geçen, TUS'a hazırlık dönemi oluyor.), en olmadık ve hatta can sıkıcı durumun (Burada az sonra değineceklerim kast ediliyor.) merkez noktaya gelip oturması oluyor. Öyle bir oturmak ki bu, misafirliğe geldiğini bilmenize rağmen, dolayısıyla en içten ihtimamın gösterilmesi gereken kişi konumundayken, hiç de canınızın servis yapmak ve bilumum diğer ikramlarda bulunmak istemediği bir arkadaşınızın lafı uzattıkça uzattığı bir "acilen kaçılması gereken" sohbete çeviriyor.
Demek istediğim özetle canımın sıkılmış olduğu... Zaten her türlü bahaneyi ders çalışmkatan, test çözmekten kaçış için değerlendirebilecek bir ruh halindeyken, üstüne tuz biber eken sanal alem kavgaları canımı sıkıyor. Durup insanın "Bunları hak edecek ne yaptım? Neden böyle ters anlaşılıyorum ki?" diye sorduğu, cevap alamadığı, bu yüzden de geçmişini sorgulamak ve "Daha önce böyle şeyler olmuş muydu?" diye düşünmeye sevk ettiği anlardan birine dönmesi kaçınılmaz oluyor... İsimler, yerler, zamanlar önemli değil... Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ve herhangi biri tarafından söylenmiş olabilir... Önemli olan söylenmiş olması... Hiç beklenmedik bir anda, nereden geldiğini göremeden, şiddetini önceden kestiremeden gelip yanağa konan bir tokat gibi... O derece sarsıcı, o derece yakıcı... Ama tokatın kendisinden daha çok acı veren, yüreğinizde ya da ruhunuzun derinliklerinde bir yerde o tokadın bıraktığı izler...
Sanal bir ortamda, sanal nickname'ler ardına saklanarak ve sanal bir kişiliğin dışvurumunu sergileyerek birileriyle tanışıyor, konuşuyor, beraber gülüyor, espriler yapıyorsunuz... Onu tanıdığınızı düşünüyorsunuz, ona güveniyorsunuz, onunla garip bir bağ kuruyorsunuz, onun arkadaşınınz olduğunu hissediyorsunuz... Artık sanal bir alemde arkadaşlık ne derece gerçek olabilirse, o kadar arkadaşınız oluyor o da... Her gün karşılaşıp konuştuğunuz, selam alıp verdiğiniz biri haline geliyor... Artık hayatınızda bir yeri var... Sanal veya gerçek, orası önemli değil...
Sanal veya gerçek... Önemli olan, her ne kadar sanal da olsa, arkadaşınızın en olmadık anda sizi şaşırtacak bir şey söylemesi ile havası biraz fazlaca şişirilmiş bir balon gibi anında tüm o "arkadaşlık" paketi içine sarmaladığınız hislerin patlayıp yok olabilmesi... Elinizde kalan ne oluyor? Koskoca bir hiç... Onca zaman güvendiğiniz, ortak bir noktanız olduğunu düşündüğünüz kişi birden bire onu tanımadığınız anlardaki hiçliğin içerisinde kayboluyor... Verdiğiniz emeğe mi üzüleceksiniz, sizi bu kadar ters anlayabilmiş olmasına mı, yoksa her şeye rağmen böyle bir ithamla karşılaşmış olmanıza mı? Ben üçü için de üzüldüm...
Sanal arkadaşlıklar ne kadar kolayca harcanabiliyor... Birkaç mouse tuşlamasıyla ilelebet "super iggy bin" veya adı artık her ne şekilde konmuşsa öyle bir çöp kutusuna sokulabiliyor insan... Ben de seni oraya attım R. Hak ettiğin bu mudur, bilemem... Ama ben dediklerini hak edecek hiçbir şey yapmadım... Bu kadar güvensiz bir arkadaşlık ilişkisinin ite kaka ve sahte gülüşlerle sürdürlmesindense dürüst bir toptan yok etme daha adaletli olur, kanısındayım. Kişiliğimi kişiliksiz olduğunu üzülerek gördüğüm birtakım insanlar için değiştirmek niyetinde değilim... Yine de durup kendimi sorgulatmayı sağladığın için teşekkürü hak ediyorsun. Sen de, umarım, yanlarına yollandığın diğer "çöp" kişilerle beraber biraz olsun kendini sorgularsın. Unutma ki, söylendikten sonra af dilenmesi ya da bazı düzeltmelere girişilmesi öyle kolay düzeltmiyor yürekte bıraktığı izleri...
Neden bilmem, zaten kaçmak için çeşitli bahaneler aradığım ders çalışma masam artık daha bir soğuk ve mesafeli görünür oldu gözüme. Üzerinde renkli renkli ders notları, altını üstünü çizmek için çeşit çeşit kalem olmasına rağmen... Gittikçe soğuyor gözümde, gittikçe renksizleşiyor, monoton bir griye döüyor... Buz gibi ama gazı tamamıyla kaçmış kola içmek gibi bir şey bu... Serinlikse aradığın, tamam serin işte, ama tadı bir garip işte... Ne yapmalı ki yenişden sıcak günlerine geri döndürmeli bu masayı?
Salı, Şubat 08, 2005
Malum Olmak Üzerine
Ve Cerrahi bitti... Günün özeti bu herhalde... Böylece Farmakoloji'den sonra Cerrahi de bitmiş oldu. Hızlı grupta olunca her gün bir şeyler bitiyor... İnsanı korkutan bir gelişme; çünkü asla dershane ile aynı hızda gitmek mümkün olmuyor evde ders çalışınca... Dolayısıyla, notlar, hep bir önceki günden kalan artıkları bitirmeye çalışınca ve anlaşılacağı üzere bunda başarılı olunamayınca biriktiçe birikiyor. Hızlı grupta olmak iyi olmasına iyi de, insan kendini arada sırada "turba ultra süper jet" grupta filan sanıyor. Bir bakıyorsun beş saatte koca fasikül bitirilp yenisine geçilmiş... Dershanedeyken belki çok hissetmiyor insan ne derece yol kat edildiğini ders süresince ama eve dönüp de "Eveeeeeeeet, oturup bir kere de kendim okuyayım." dediğinde inanamıyor... Bir sayfada o kadar yoğun bilgi bombardımanı var ki sayfayı çevirmek bile yarım saatlik bir süreyi alabiliyor bazen... "Bu ezberlenecek, aman bunu unutmayayım, hay Allah, nasıl olur da bu ikisini birbirine karıştırırım?" gibi kendi kendine sorulan ve cevabı asla alınamayacak sorular geçiyor şimşek hızında akıldan, film şeridi gibi görüntüler dersten kalan gözün önünden, vs... Çok mu melodram koktu bunlar ne? Hahahhahaha...
Bu arada iyi geçtiğini söylediğim sınavın sonuçları da açıklanmış... E, haliyle iyi bir sonuç gelmiş... Ama dershane sınavlarına asla güvenilmez... Ne kötü sonuçlarına üzülünür, ne iyi sonuçlarına sevinilir. İlk okul dördüncü sınıftan beri her sınav vesilesiyle dershaneye gitmiş ve başından girmediği sınav, görmediği deneyim kalmamış biri olarak (kısaca "test dönemi çocukları" çağının bir ferdi olarak) dershane sınav sonuçlarının ne kadar aldatıcı ve gerektiğinde hayal kırıcı, gerektiğinde boş ümitler verici olduğunu biliyorum. Hayatının on sekiz yılını profesyonel "öğrenici ve sınavlarda denek" olarak geçirmiş bulunan ben, hiçbir şekilde böyle boş hayallere ve kendimi gevşetmeye gelemem... (Bu son birkaç cümlede ne dediğimi kendim de anlayabilmiş değilim, siz de anlamak için boşuna çaba sarf etmeyin... Hahahhahaha)
İsmi lazım değil, malum internet sitesi, bugün üzerimdeki "foruma girme yasağı"nı kaldırmış... :P Büyük ihsanda bulunmuşlar... Hahahhaha... Sitedeki bütün yazılarım kökten silinmiş... Hahahhaha... :D Yine de üzüldüm, o siteye o kadar referanslı bilgi bulup eklemiştim, birilerinin işine yarayabilirdi o alıntılar... Keşke onları silmeselerdi. Neyse, kendileri bilirler, istedikleri gibi yapsınlar...
Geçenlerde artık adına esinlenme denilemeyecek boyutta bir "araklama" hadisenin varlığından haberdar oldum... Güya Yıldız TİLBE, Nazım HİKMET'in 1918'de yazdığı bir şiirini (ki şiirin adı da "Bence Sen de Şimdi Herkes Gibisin") adeta bire bir kopyalayarak "Peri Masalı" adıyla şarkıcı Gökhan ÖZEN'e satmış, Gökhan ÖZEN de şarkıyı önce albümüne koyacak olmuş, sonra bu işin içinde "bir iş" olduğu bir şekilde fark edilince albümüden çıkarmış, vs... Olayın dedikodu boyutu ne kadardır orasını bilemem tabii ama iki şiiri de okuyunca (Yıldız TİLBE'nin yazdığına da şiir mi diyeceğiz şimdi, ben çözemedim.) aradaki benzerlik (ve hatta aynılık) insanı rahatsız etmiyor değil... Buyrun kendiniz de görün:
Peri Masalı*
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence sen de herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Bu kadarı fazla yaralı kalbime
Yere göğe, gördüğünü, görmediğine
Peri masalı gibi
Düşeceğim aşka biter mi borcum
Yine aşk ile
Bu kadarı fazla dönersem şöyle
Deliye dönersem
Düşeceğim aşka biter mi borcum
Yine aşk ile
Bence Sen de Şimdi Herkes Gibisin**
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
*Yıldız TİLBE
** Nazım HİKMET
Haberin kaynağı: http://www.bozuntu.org/viewtopic.php?t=311&highlight
Acaba bu bir tür zamana ayak uydurması mı oluyor şiirlerin? Ya da alıntıyı yaptığım yerde dendiği gibi "Eski sanatçıların eserleri bizim şarkıcılara malum olmaya başladı galiba.."
Pazartesi, Şubat 07, 2005
Kaçış... Kaçamayış... :P
Uzun zamandır faydalandığım bir site var. (www.bozuntu.org) Turkish Music Community olarak sanal alemde faaliyet gösteren sitede her türlü konuda paylaşımda ve fikir alış - verişinde bulunulabilecek forumlar mevcut. Aslında siteyi keşfetmem mp3 aramam sırasında oldu, çoğunlukla da siteden mp3 indirmek maksadıyla yaralanıyorum, am diğer bölümler de oldukça kapsamlı. Özellikle programlar bölümü çok iyi. İşinize yarayacak her türlü program ve çoğu için aynı zamanda cr*ck bulmanız mümkün. Paylaşım seviyesi oldukça yüksek, daha da önemlisi şimdiye kadar hiç sorun yaşamadım bu siteden download yaparken. Malum p2p paylaşım ağlarından özellikle kazaa son dönemlerde işi iyice cıvıttı... İndirdiğiniz programın enfekte olma ihtimali oldukça yüksek seviyelerde olabildiği gibi,daha da sinir bozucu olanı ne indirmeyi hedefleyerek yola çıkmış olduğunuzu elinize geçenle karşılaştırdığınızda yeniden düşünmeniz gerekebiliyor... Kazaa'nın yüklediği spyware ve ad-ware de cabası... Her yükleme sonrasında bilgisayarı taratmak ve bu sinir bozucu reklam ajanlarından kurtulmak gerekiyor vs... Daha pek çok dezavantaj ve buraya yazmakla bitmeyecek sinir bozucu detay aklıma geliyor ama sizler de çoktan aynı şeyleri yaşadığınız için zaten neden bahsettiğimi çok iyi biliyor olmalısınız. Diğer paylaşım ağlarında da durum çok farklı değil. Üstelik insanın alıştığı bir programdan öyle hemen vazgeçesi gelmiyor. Gıcık edici birtakım sorunların üstesinden kazaa lite yüklenerek kurtulanamıyor değil, ama yine de insanın güveni bir kere sarsılmaya görsün, aynı istekle o programı kullanası gelmiyor. Neyse bu kadar uzun bir girizgâhtan sonra özetle söylemek istediğim, bence iyi bir site bozuntu.org, denemenizde fayda var... Hiçbir beklentisi olmadan insanların birbirlerinden isteklere cevap verme çabaları gerçekten takdiri hak ediyor, full albüm arşivinizi buradan rahatça genişletebilirsiniz, diğer bölümlerde daha yakından tanışmak ve dostluğu ilerletmek de mümkün. Ben "İşiniz düşerse uğrayın." derim. Hazır konu bu noktaya gelmişken, ben de tekrar paylaşımda bulunan herkese teşekkür edeyim... :P
Bugün garip bir sersemlik vardı üstümde... Pazartesi olduğuna günün öyle şartlandırmışım kendimi neredeyse iyice hazırlanıp dershaneye bile gidecektim... Bu ginsenc'in beni daha dikkatli yapması gerekmiyor muydu? Ben de tam tersi oluyor gibi sanki... Ama "düz duvar" etkisi gerçekten var, buna bizzat tanıklık ediyorum... Hahahahah...
"Ring" filmini izlediğimi hatırlıyorum da yakında gösterime girecek "Ring - 2" için heyecanlanmıyor değilim. Üstelik bu sefer yönetmenliği de asıl filmin yönetmei (Hideo NAKATA) üstlenmiş. İlk filmin etkisinden uzunca süre kurtulamamıştım. İkincisinin fragmanları da fazlasıyla korkutucu görünüyor... Bir sahnede "kötü ruh" mu, "ölmüş kız" mı, artık ne diyeceksek o varlığa, televizyondan çıkmaya çalışıyor, ilk filmde oğlunukurtarmaya çalışan anne de onu ellerinden geri itmeye... Garip bir sahne... Ne zaman karıncalanmış ekran görsem, aklıma "Ring" gelir olmuştu bir dönem. İkinci bölümü hem merak ediyorum, hem de gitmek istemiyorum... Ne yalan söyleyeyim, ben ilkinden sonra günlerce (gecelerce mi demeli?) rüyamda o uzun siyah saçları yüzüne dökülen kızı gördüm... Hahahaha... Sanırım, rahatlıkla en korktuğum filmler listesine ekleyebilirim "Ring"i. "Ring - 2" de birincisinden geri kalmışa benzemiyor. Psikolojisini bozuyor insanın vallahi böyle filmler... Korku - gerilim en sevdiğim film türüdür halbuki... Ama bu kadar korkmanın da bir gereği yok, değil mi? Hahahahah... Bakayım, filmin internet sitesi varsa yazayım, merak eden olursa gidip oradan incelesin: http://www.ring2-themovie.com/(PG - 13 olduğunu hatırlatayım...) Bu arada ufak bir not, sitenin kendisi bile fazlaca geriyor insanı... :P
Geçenlerde Razzie'lerden bahsetmiştim... Şimdi aklıma geldi, ilgilenenler için aday listesi ve çok daha fazlası (reklam sloganı gibi mi oldu ne? :P) burada: http://www.razzies.com/asp/directory/XcDirectory.asp Bu seneki ödüllerde 25. yıl özel ödüllerinin de verilecek olması ayrı bir eğlence konusu olacağa benziyor... Adayları görmek için siteyi ziyaret edin...
Bu arada geri sayım devam ediyor... Bunların hepsi basit bir konudan uzaklaşma çabası olarak da değerlendirilebilinir. Kaçış mümkün mü peki? :P
Bugün garip bir sersemlik vardı üstümde... Pazartesi olduğuna günün öyle şartlandırmışım kendimi neredeyse iyice hazırlanıp dershaneye bile gidecektim... Bu ginsenc'in beni daha dikkatli yapması gerekmiyor muydu? Ben de tam tersi oluyor gibi sanki... Ama "düz duvar" etkisi gerçekten var, buna bizzat tanıklık ediyorum... Hahahahah...
"Ring" filmini izlediğimi hatırlıyorum da yakında gösterime girecek "Ring - 2" için heyecanlanmıyor değilim. Üstelik bu sefer yönetmenliği de asıl filmin yönetmei (Hideo NAKATA) üstlenmiş. İlk filmin etkisinden uzunca süre kurtulamamıştım. İkincisinin fragmanları da fazlasıyla korkutucu görünüyor... Bir sahnede "kötü ruh" mu, "ölmüş kız" mı, artık ne diyeceksek o varlığa, televizyondan çıkmaya çalışıyor, ilk filmde oğlunukurtarmaya çalışan anne de onu ellerinden geri itmeye... Garip bir sahne... Ne zaman karıncalanmış ekran görsem, aklıma "Ring" gelir olmuştu bir dönem. İkinci bölümü hem merak ediyorum, hem de gitmek istemiyorum... Ne yalan söyleyeyim, ben ilkinden sonra günlerce (gecelerce mi demeli?) rüyamda o uzun siyah saçları yüzüne dökülen kızı gördüm... Hahahaha... Sanırım, rahatlıkla en korktuğum filmler listesine ekleyebilirim "Ring"i. "Ring - 2" de birincisinden geri kalmışa benzemiyor. Psikolojisini bozuyor insanın vallahi böyle filmler... Korku - gerilim en sevdiğim film türüdür halbuki... Ama bu kadar korkmanın da bir gereği yok, değil mi? Hahahahah... Bakayım, filmin internet sitesi varsa yazayım, merak eden olursa gidip oradan incelesin: http://www.ring2-themovie.com/(PG - 13 olduğunu hatırlatayım...) Bu arada ufak bir not, sitenin kendisi bile fazlaca geriyor insanı... :P
Geçenlerde Razzie'lerden bahsetmiştim... Şimdi aklıma geldi, ilgilenenler için aday listesi ve çok daha fazlası (reklam sloganı gibi mi oldu ne? :P) burada: http://www.razzies.com/asp/directory/XcDirectory.asp Bu seneki ödüllerde 25. yıl özel ödüllerinin de verilecek olması ayrı bir eğlence konusu olacağa benziyor... Adayları görmek için siteyi ziyaret edin...
Bu arada geri sayım devam ediyor... Bunların hepsi basit bir konudan uzaklaşma çabası olarak da değerlendirilebilinir. Kaçış mümkün mü peki? :P
Pazar, Şubat 06, 2005
Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun
Resmi Gazete
Tarih: 9.12.2004; Sayı: 25665
Kanun No: 5258
Amaç ve kapsam
MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; Sağlık Bakanlığının pilot olarak belirleyeceği illerde, birinci basamak sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, birey ihtiyaçları doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine ağırlık verilmesi, kişisel sağlık kayıtlarının tutulması ve bu hizmetlere eşit erişimin sağlanması amacıyla aile hekimliği hizmetlerinin yürütülebilmesini teminen görevlendirilecek veya çalıştırılacak sağlık personelinin statüsü ve malî hakları ile hizmetin esaslarını düzenlemektir.
Tanımlar
MADDE 2.- Aile hekimi; kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir
Aile sağlığı elemanı; aile hekimi ile birlikte hizmet veren hemşire, ebe, sağlık memuru gibi sağlık elemanıdır.
Personelin statüsü ve malî haklar
MADDE 3. - Sağlık Bakanlığı; Bakanlık veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacak sağlık personelini, kendilerinin talebi ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakatı üzerine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık personelini aile hekimliği uygulamaları için görevlendirmeye yetkilidir.
Aile sağlığı elemanları, aile hekimi tarafından belirlenen ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen, kurumlarınca da muvafakatı verilen Bakanlık veya diğer kamu kurum ve kuruluşları personeli arasından seçilir ve bunlar sözleşmeli olarak çalıştırılır. Bu suretle eleman temin edilememesi halinde, Sağlık Bakanlığı, personelini bu hizmetler için görevlendirebilir. ıhtiyaç duyulması halinde, Türkiye'de mesleğini icra etmeye yetkili ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A) bendinin (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerindeki şartları taşıyan kamu görevlisi olmayan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanları; Sağlık Bakanlığının önerisi, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine sözleşme yapılarak aile hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılabilir.
Sözleşmeli olarak çalışan aile hekimi ve aile sağlığı elemanları kurumlarında aylıksız veya ücretsiz izinli sayılırlar ve bunların kadroları ile ilişkileri devam eder. Bu personel, talepleri halinde eski görevlerine atanırlar ve sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış hak derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilir. Sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta iken aile hekimi ve aile sağlığı elemanı statüsüne geçenlerden önceki sözleşmeli personel statüsüne dönmek isteyenler, eski kurumlarındaki boş pozisyonlara öncelikle atanırlar ve bu madde kapsamındaki çalışmaları hizmet sürelerinde dikkate alınır.
Kadroya bağlı olarak veya sözleşmeli personel pozisyonlarında görev yapan personelden Sağlık Bakanlığınca aile hekimi veya aile sağlığı elemanı olarak görevlendirilenlere, 209 sayılı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına Bağlı Sağlık Kuruluşları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun uyarınca ek ödeme yapılmaz. Bunlara, aylıklarına ve ücretlerine ilaveten, çalıştıkları günler dikkate alınarak aşağıdaki fıkrada belirlenen miktarların yarısını aşmamak üzere tespit edilecek tutarda ödeme yapılır.
Sözleşme yapılan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarına, 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre belirlenen en yüksek brüt sözleşme ücretinin aile hekimi için (6) katını, aile sağlığı elemanı için (1,5) katını aşmamak üzere tespit edilecek tutar, çalışılan ay sonuçlarının ilgili sağlık idaresine bildiriminden itibaren onbeş gün içerisinde ödenir.
Sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkileri aynı şekilde devam ettirilir. Ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıkları bu fıkrada belirtilen ücretlerden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılır. Bunlar önceki durumları çerçevesinde tedavi yardımlarından yararlanmaya devam ederler.
Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının durumları ve aile hekimliği uzmanlık eğitimi almış olup olmadıkları da dikkate alınmak suretiyle yapılacak ödeme tutarlarının tespitinde; çalıştığı bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri, kayıtlı kişi sayısı ve bunların risk grupları, gezici sağlık hizmetleri ile aile hekimi tarafından karşılanmayan gider unsurları gibi kriterler esas alınır. Sağlık Bakanlığınca belirlenen standartlara göre, koruyucu hekimlik hizmetlerinin eksik uygulaması veya hasta sevk oranlarının yüksek olması halinde bu ödeme tutarından brüt ücretin % 20'sine kadar indirim yapılır. Sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici sağlık hizmetleri ödemelerinden Damga Vergisi hariç herhangi bir kesinti yapılmaz.
Kamuya ait taşınmazların kullanımı
MADDE 4. - Hazine, belediye veya il özel idaresine ait taşınmazlardan aile sağlığı merkezi olarak kullanılması uygun görülenler, Maliye Bakanlığı, belediye veya il özel idarelerince bu amaçla kullanılmak üzere doğrudan aile hekimine kiraya verilebilir.
Hizmetin esasları
MADDE 5. - Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde kişilerin aile hekimine kaydı yapılır. Bakanlıkça belirlenen süre sonunda kişiler aile hekimlerini değiştirebilirler. Her bir aile hekimi için kayıtlı kişi sayısı; asgari 1000, azami 4000'dir. Aralıksız iki ayı aşmayan süreyle kayıtlı kişi sayısı 1000'den az olabilir.
Aile hekimliği hizmetleri ücretsizdir; acil haller hariç, haftada kırk saatten az olmamak kaydı ile ilgili aile hekiminin talebi ve o yerin sağlık idaresince onaylanan çalışma saatleri içinde yerine getirilir. Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde acil haller ve mücbir sebepler dışında, kişi hangi sosyal güvenlik kuruluşuna tâbi olursa olsun, aile hekiminin sevki olmaksızın sağlık kurum ve kuruluşlarına müracaat edenlerden katkı payı alınır. Alınacak katkı payı tutarı, Sağlık, Maliye ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarınca müştereken belirlenir. Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde, diğer kanunların aile hekimliği hizmetleri kapsamındaki hizmetlerin sunumu ile sevk ve müracaata ilişkin hükümleri uygulanmaz. Yabancılar hakkında ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
Aile hekimlerinin şahsi kayıtları ilgili il ve ilçe sağlık idare birimlerinde tutulur. Aile hekimlerinin kullandığı basılı veya elektronik ortamda tutulan kayıtlar, kişilerin sağlık dosyaları ile raporlar, sevk belgesi ve reçete gibi belgeler resmî kayıt ve evrak niteliğindedir. Bu kayıt ve belgeler, hekimin ayrılması veya kişinin hekim değiştirmesi halinde eksiksiz olarak devredilir. ılgili mevzuatta birinci basamak sağlık kuruluşları ve resmî tabiplerce düzenlenmesi öngörülen her türlü rapor, sevk evrakı, reçete ve sair belgeler, aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde aile hekimleri tarafından düzenlenir.
Denetim, sorumluluk ve mal bildirimi
MADDE 6. - Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları, mevzuat ve sözleşme hükümlerine uygunluk ile diğer konularda Bakanlık, ilgili mülki idare ve sağlık idaresinin denetimine tâbidir. Aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, görevleriyle ilgili ya da görevleri başında işledikleri veya kendilerine karşı işlenen suçlarda devlet memurları gibi kabul edilir. Aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu gereğince mal bildiriminde bulunmakla yükümlüdür.
Ağız ve diş sağlığı hizmetleri
MADDE 7. - Kişilerin ağız ve diş sağlığını korumak ve bu hizmetlerin daha etkili ve verimli yürütülmesini sağlamak amacıyla, Sağlık Bakanlığınca tespit edilecek illerde pilot uygulama yapılır. Bu hizmetler karşılığında yapılacak ödemelerin, hizmetten yararlananların ilgisine göre bağlı bulundukları kurum bütçelerinden veya sosyal güvenlik kuruluşlarından karşılanması ile diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar Maliye, Sağlık ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları tarafından müştereken belirlenir.
Yönetmelikler
MADDE 8. - Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının çalışma usul ve esasları; çalışılan yer, kurum ve statülerine göre öncelik sıralaması; aile hekimliği uygulamasına geçişe ve nakillere ilişkin puanlama sistemi ve sayıları; aile sağlığı merkezi olarak kullanılacak yerlerde aranacak fiziki ve teknik şartlar; meslek ilkeleri; iş tanımları; performans ve hizmet kalite standartları; hasta sevk evrakı, reçete, rapor ve diğer kullanılacak belgelerin şekli ve içeriği, kayıtların tutulması ile çalışma ve denetime ilişkin usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarıyla yapılacak sözleşmede yer alacak hususlar ve bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde bunlara yapılacak ödeme tutarları ile bu ücretlerden indirim oran ve şartları, sözleşmenin feshini gerektiren nedenler, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak, Sağlık Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar kurulunca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
Yürürlük:
MADDE 9.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer
Yürütme:
MADDE 10. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Tarih: 9.12.2004; Sayı: 25665
Kanun No: 5258
Amaç ve kapsam
MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; Sağlık Bakanlığının pilot olarak belirleyeceği illerde, birinci basamak sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, birey ihtiyaçları doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine ağırlık verilmesi, kişisel sağlık kayıtlarının tutulması ve bu hizmetlere eşit erişimin sağlanması amacıyla aile hekimliği hizmetlerinin yürütülebilmesini teminen görevlendirilecek veya çalıştırılacak sağlık personelinin statüsü ve malî hakları ile hizmetin esaslarını düzenlemektir.
Tanımlar
MADDE 2.- Aile hekimi; kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir
Aile sağlığı elemanı; aile hekimi ile birlikte hizmet veren hemşire, ebe, sağlık memuru gibi sağlık elemanıdır.
Personelin statüsü ve malî haklar
MADDE 3. - Sağlık Bakanlığı; Bakanlık veya diğer kamu kurum veya kuruluşları personeli olan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacak sağlık personelini, kendilerinin talebi ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakatı üzerine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık personelini aile hekimliği uygulamaları için görevlendirmeye yetkilidir.
Aile sağlığı elemanları, aile hekimi tarafından belirlenen ve Sağlık Bakanlığı tarafından uygun görülen, kurumlarınca da muvafakatı verilen Bakanlık veya diğer kamu kurum ve kuruluşları personeli arasından seçilir ve bunlar sözleşmeli olarak çalıştırılır. Bu suretle eleman temin edilememesi halinde, Sağlık Bakanlığı, personelini bu hizmetler için görevlendirebilir. ıhtiyaç duyulması halinde, Türkiye'de mesleğini icra etmeye yetkili ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A) bendinin (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerindeki şartları taşıyan kamu görevlisi olmayan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanları; Sağlık Bakanlığının önerisi, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine sözleşme yapılarak aile hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılabilir.
Sözleşmeli olarak çalışan aile hekimi ve aile sağlığı elemanları kurumlarında aylıksız veya ücretsiz izinli sayılırlar ve bunların kadroları ile ilişkileri devam eder. Bu personel, talepleri halinde eski görevlerine atanırlar ve sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış hak derece ve kademelerinde veya kıdemlerinde değerlendirilir. Sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta iken aile hekimi ve aile sağlığı elemanı statüsüne geçenlerden önceki sözleşmeli personel statüsüne dönmek isteyenler, eski kurumlarındaki boş pozisyonlara öncelikle atanırlar ve bu madde kapsamındaki çalışmaları hizmet sürelerinde dikkate alınır.
Kadroya bağlı olarak veya sözleşmeli personel pozisyonlarında görev yapan personelden Sağlık Bakanlığınca aile hekimi veya aile sağlığı elemanı olarak görevlendirilenlere, 209 sayılı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına Bağlı Sağlık Kuruluşları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun uyarınca ek ödeme yapılmaz. Bunlara, aylıklarına ve ücretlerine ilaveten, çalıştıkları günler dikkate alınarak aşağıdaki fıkrada belirlenen miktarların yarısını aşmamak üzere tespit edilecek tutarda ödeme yapılır.
Sözleşme yapılan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarına, 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (B) bendine göre belirlenen en yüksek brüt sözleşme ücretinin aile hekimi için (6) katını, aile sağlığı elemanı için (1,5) katını aşmamak üzere tespit edilecek tutar, çalışılan ay sonuçlarının ilgili sağlık idaresine bildiriminden itibaren onbeş gün içerisinde ödenir.
Sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkileri aynı şekilde devam ettirilir. Ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıkları bu fıkrada belirtilen ücretlerden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılır. Bunlar önceki durumları çerçevesinde tedavi yardımlarından yararlanmaya devam ederler.
Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının durumları ve aile hekimliği uzmanlık eğitimi almış olup olmadıkları da dikkate alınmak suretiyle yapılacak ödeme tutarlarının tespitinde; çalıştığı bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri, kayıtlı kişi sayısı ve bunların risk grupları, gezici sağlık hizmetleri ile aile hekimi tarafından karşılanmayan gider unsurları gibi kriterler esas alınır. Sağlık Bakanlığınca belirlenen standartlara göre, koruyucu hekimlik hizmetlerinin eksik uygulaması veya hasta sevk oranlarının yüksek olması halinde bu ödeme tutarından brüt ücretin % 20'sine kadar indirim yapılır. Sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici sağlık hizmetleri ödemelerinden Damga Vergisi hariç herhangi bir kesinti yapılmaz.
Kamuya ait taşınmazların kullanımı
MADDE 4. - Hazine, belediye veya il özel idaresine ait taşınmazlardan aile sağlığı merkezi olarak kullanılması uygun görülenler, Maliye Bakanlığı, belediye veya il özel idarelerince bu amaçla kullanılmak üzere doğrudan aile hekimine kiraya verilebilir.
Hizmetin esasları
MADDE 5. - Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde kişilerin aile hekimine kaydı yapılır. Bakanlıkça belirlenen süre sonunda kişiler aile hekimlerini değiştirebilirler. Her bir aile hekimi için kayıtlı kişi sayısı; asgari 1000, azami 4000'dir. Aralıksız iki ayı aşmayan süreyle kayıtlı kişi sayısı 1000'den az olabilir.
Aile hekimliği hizmetleri ücretsizdir; acil haller hariç, haftada kırk saatten az olmamak kaydı ile ilgili aile hekiminin talebi ve o yerin sağlık idaresince onaylanan çalışma saatleri içinde yerine getirilir. Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde acil haller ve mücbir sebepler dışında, kişi hangi sosyal güvenlik kuruluşuna tâbi olursa olsun, aile hekiminin sevki olmaksızın sağlık kurum ve kuruluşlarına müracaat edenlerden katkı payı alınır. Alınacak katkı payı tutarı, Sağlık, Maliye ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarınca müştereken belirlenir. Aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde, diğer kanunların aile hekimliği hizmetleri kapsamındaki hizmetlerin sunumu ile sevk ve müracaata ilişkin hükümleri uygulanmaz. Yabancılar hakkında ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
Aile hekimlerinin şahsi kayıtları ilgili il ve ilçe sağlık idare birimlerinde tutulur. Aile hekimlerinin kullandığı basılı veya elektronik ortamda tutulan kayıtlar, kişilerin sağlık dosyaları ile raporlar, sevk belgesi ve reçete gibi belgeler resmî kayıt ve evrak niteliğindedir. Bu kayıt ve belgeler, hekimin ayrılması veya kişinin hekim değiştirmesi halinde eksiksiz olarak devredilir. ılgili mevzuatta birinci basamak sağlık kuruluşları ve resmî tabiplerce düzenlenmesi öngörülen her türlü rapor, sevk evrakı, reçete ve sair belgeler, aile hekimliği uygulamasına geçilen yerlerde aile hekimleri tarafından düzenlenir.
Denetim, sorumluluk ve mal bildirimi
MADDE 6. - Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları, mevzuat ve sözleşme hükümlerine uygunluk ile diğer konularda Bakanlık, ilgili mülki idare ve sağlık idaresinin denetimine tâbidir. Aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, görevleriyle ilgili ya da görevleri başında işledikleri veya kendilerine karşı işlenen suçlarda devlet memurları gibi kabul edilir. Aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu gereğince mal bildiriminde bulunmakla yükümlüdür.
Ağız ve diş sağlığı hizmetleri
MADDE 7. - Kişilerin ağız ve diş sağlığını korumak ve bu hizmetlerin daha etkili ve verimli yürütülmesini sağlamak amacıyla, Sağlık Bakanlığınca tespit edilecek illerde pilot uygulama yapılır. Bu hizmetler karşılığında yapılacak ödemelerin, hizmetten yararlananların ilgisine göre bağlı bulundukları kurum bütçelerinden veya sosyal güvenlik kuruluşlarından karşılanması ile diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar Maliye, Sağlık ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları tarafından müştereken belirlenir.
Yönetmelikler
MADDE 8. - Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının çalışma usul ve esasları; çalışılan yer, kurum ve statülerine göre öncelik sıralaması; aile hekimliği uygulamasına geçişe ve nakillere ilişkin puanlama sistemi ve sayıları; aile sağlığı merkezi olarak kullanılacak yerlerde aranacak fiziki ve teknik şartlar; meslek ilkeleri; iş tanımları; performans ve hizmet kalite standartları; hasta sevk evrakı, reçete, rapor ve diğer kullanılacak belgelerin şekli ve içeriği, kayıtların tutulması ile çalışma ve denetime ilişkin usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarıyla yapılacak sözleşmede yer alacak hususlar ve bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde bunlara yapılacak ödeme tutarları ile bu ücretlerden indirim oran ve şartları, sözleşmenin feshini gerektiren nedenler, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak, Sağlık Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar kurulunca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
Yürürlük:
MADDE 9.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer
Yürütme:
MADDE 10. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Oscar mı, Razzie mi?
Uyudum, bayağı bir uyudum... Bu ginsenc'in beni ayakta tutması gerkmiyor muydu? Daha beter uyuyorum sanki... Hani vardır ya, bir ilaç üretilir, piyasaya sürülür, sonra bir de görülür ki, asıl hedeflenen tedaviden ziyade bir başka soruna daha iyi gelmiş... Bu da öyle bir şey olmasın? Birkaç yıl sonra piyasaya "uyku düzenleyici" adıyla filan sürülürse hiç şaşırmayacağım...
Geri sayım devam ediyor... Bir hesaplayayım kaç gün kalmış... 62 gün! Yani 2 ay kadar zaman kalmış! Notlar daha duruyor öylece... Çözülecek sorular da cabası. "Bir alana, bir bedava" durumu gibi. Hahahahha... Ders çalışmak nasıl bir iştir ki insanı başlar başlamaz uykuyu düşündürmeye itsin? İlk satırı okumayı bitirmeden, hemen aklın bir köşesinde beliriveren "Kaç sayfa kaldı?" sorusunun kaynağı nedir? Ne tür bir motivasyonsuzluk, her tür bahaneyi çalışılan masadan kalakabilmek adına yaratabilir? Ve bütün bunların olacağı çok iyi bilindiği halde neden bir türlü önüne geçilemez? Bu sorulara verebilecek makûl mantıklı bir cevabı olan varsa, dinlemek isterim. Ben ziyadesiyle soru sormaktan öteye adım atamaz hale gelmiş durumdayım ziya...
Bezginlik içerisindeyim... Bıkkın, yorgun, depresif... Ruhum karardı yahu...
Bu arada, ismi lazım değil, siteye girme teşebbüslerim "Bu forumdan atıldınız." türü bir mesajla karşılık buluyor. Hahahhahahha... Sonunda en kolay yolun, kendileri gibi düşünmeyen birini oradan temelli uzaklaştırmak suretiyle çözmek olduğuna karar vermiş olmalılar. Tam onlardan beklenecek türde bir davranış... E, ne de olsa, benim düşüncelerim başkalarını zehirleyebilir, yoldan filan çıkarır maazallah... Hahahahhaha... Bence eksik oldu ammavelakin... Şöyle bana kızgın demirle bir işaret filan koysalardı, olur ya, sokakta filan karşılaşırız birileriyle, benden uzak durmaları gerektiğini anlasınlar 500 metre öteden... Hahahhahaha... Ortaçağ zihniyetindeki bu kişilere ancak Ortaçağ kökenli çözümler yakışır. Ben Abdülhamit baskısından söz ederken fazla iltimaslı davranıp ileri görüşlü yapmışım kendilerini... Hahahhahahaha... Ne güzel eğlence oluyor benim için böyle kişilerin varlığından haber olmam... Benimle beraber benden yüzyıllar öncesinde yaşayan birilerinin düşünce şeklini görebiliyorum. Klasik söyleyiştir, "Tarih deney ile ispat edilemez.". Ben artık bu kadar emin değilim bu söyleyişten. Her gün yaşadığım bu deneyim nasıl açıklanırdı ki yoksa, değil mi? Hahahhaha...
Yine de teşekkürü hak etmedi değiller... "Yiğidi çldür, hakkını yeme." durumu geçerlidir. Beni güldürmeyi başardıkları için bir teşekkür borçluyum onlara... Belki çok bildik bir sözle bitirmek daha iyi olur: "And the Oscar goes to..." Ben Oscar'ımı çoktan verdim... Durun bir dakika, hafızam beni aldatıyor mu ne? Razzies olmasın bu ödül? Hahahhahaha...
Geri sayım devam ediyor... Bir hesaplayayım kaç gün kalmış... 62 gün! Yani 2 ay kadar zaman kalmış! Notlar daha duruyor öylece... Çözülecek sorular da cabası. "Bir alana, bir bedava" durumu gibi. Hahahahha... Ders çalışmak nasıl bir iştir ki insanı başlar başlamaz uykuyu düşündürmeye itsin? İlk satırı okumayı bitirmeden, hemen aklın bir köşesinde beliriveren "Kaç sayfa kaldı?" sorusunun kaynağı nedir? Ne tür bir motivasyonsuzluk, her tür bahaneyi çalışılan masadan kalakabilmek adına yaratabilir? Ve bütün bunların olacağı çok iyi bilindiği halde neden bir türlü önüne geçilemez? Bu sorulara verebilecek makûl mantıklı bir cevabı olan varsa, dinlemek isterim. Ben ziyadesiyle soru sormaktan öteye adım atamaz hale gelmiş durumdayım ziya...
Bezginlik içerisindeyim... Bıkkın, yorgun, depresif... Ruhum karardı yahu...
Bu arada, ismi lazım değil, siteye girme teşebbüslerim "Bu forumdan atıldınız." türü bir mesajla karşılık buluyor. Hahahhahahha... Sonunda en kolay yolun, kendileri gibi düşünmeyen birini oradan temelli uzaklaştırmak suretiyle çözmek olduğuna karar vermiş olmalılar. Tam onlardan beklenecek türde bir davranış... E, ne de olsa, benim düşüncelerim başkalarını zehirleyebilir, yoldan filan çıkarır maazallah... Hahahahhaha... Bence eksik oldu ammavelakin... Şöyle bana kızgın demirle bir işaret filan koysalardı, olur ya, sokakta filan karşılaşırız birileriyle, benden uzak durmaları gerektiğini anlasınlar 500 metre öteden... Hahahhahaha... Ortaçağ zihniyetindeki bu kişilere ancak Ortaçağ kökenli çözümler yakışır. Ben Abdülhamit baskısından söz ederken fazla iltimaslı davranıp ileri görüşlü yapmışım kendilerini... Hahahhahahaha... Ne güzel eğlence oluyor benim için böyle kişilerin varlığından haber olmam... Benimle beraber benden yüzyıllar öncesinde yaşayan birilerinin düşünce şeklini görebiliyorum. Klasik söyleyiştir, "Tarih deney ile ispat edilemez.". Ben artık bu kadar emin değilim bu söyleyişten. Her gün yaşadığım bu deneyim nasıl açıklanırdı ki yoksa, değil mi? Hahahhaha...
Yine de teşekkürü hak etmedi değiller... "Yiğidi çldür, hakkını yeme." durumu geçerlidir. Beni güldürmeyi başardıkları için bir teşekkür borçluyum onlara... Belki çok bildik bir sözle bitirmek daha iyi olur: "And the Oscar goes to..." Ben Oscar'ımı çoktan verdim... Durun bir dakika, hafızam beni aldatıyor mu ne? Razzies olmasın bu ödül? Hahahhahaha...
Cuma, Şubat 04, 2005
"Türkleri Anlama Kılavuzu" - Zeki Kayahan COŞKUN*
Düşündüm de beni anlayamayan zihniyeti ben nasıl anlarım? Ve o da nesi? Bir kitapçıda tam da başlıkta okuduğunuz gibi bir kitap satılıyor. Tabii o anda hemen satın aldım, akşam da evde hemencecik okudum... Artık sizleri daha iyi anlayabiliyorum...
Yazarı tebrik ederim. İyi bir gözlemci olduğu belli oluyor. Gerçekten de "stand-up tadında!" olmuş. Oldukça nüktedan biri olduğunu görebiliyorum. Zekice cümleler ve ince eleştiriler var... Aslında daha ziyade bir durum tespiti gibi görünüyor kitaptakiler ama her gün yaşayıp da fark etmeden yanından geçtiğimiz ufak detaylar da çok güzel hatırlatılmış. Ben okurken oldukça eğlendim...
Yakında devamı niteliğinde bir ikincisi çıkacakmış... Kesinlikle alıp okuyacağım bir kitap. Şimdiden listeme eklemiş bulunuyorum... Diğerlerinin yanına yani... :P Türk gibi yaşamanın ne gibi sonuçları olabileceğini eğlendirerek ve fakat tuhaflığını da yadsımayarak sergilemek gerçekten iyi bir espri konusu. Pek çok stand-up'çının yaptığının yazılı hali gibi değerlendirilebilir.
Benim için önemli olan noktaysa uzak olduğumu hissettiğim bu "Türk kimliği"ni ve onun insana neler katabileceğini biraz olsun daha iyi kavrayabilmemi sağlaması... Bu sayede ismi lazım değil bir internet sitesinde hakkımda devam eden eleştirileri de daha iyi anlıyorum... Şükür ki ben onlardan değilim... Allah'ım nelere kadirsin? Sana tekrar teşekkür borçluyum, beni onlar gibi yaratmadığın için...
Bu can sıkıcı konuyu geçip kitaptan birkaç satırı paylaşmak, daha doğrusu maddeler halinde verilen kılavuzdan birkaç alıntı yapmak isterim:
Madde 60 - Düğün salonunda halay ekibi, başlangıçta pistte çember oluşturarak coşar. Ardından masaların arasından geçerken halaya yeni kişiler alınır. En sonunda düğün salonunun duvarları boyunca halay çekilir. Ve nihayet halaydan kopmalar başlar... Halay ekibi dağılsa da, 2 -3 kişi şuurunu kaybetmiş şekilde halay çekmeye devam eder... Çok sonra anlaşılır ekibin dağıldığı...
Madde 8 - Pazartesi sabahı ve cuma okul çıkışı, bayrak töreni öncesinde, okul müdürü "evladım konuşmayı kes, arkadaki oğlum önüne dön, öndeki arkana dön, sırayı bozma, bak hâlâ konuşuyor, kime diyorum vs..." bağırışlarıyla müdür olduğunu hisseder, hissettirir...
Madde 72 - Belediyenin yaptığı kazı çalışmalarında kullanılan iş makineleri, etrafında kalabalığın toplanmasını sağlar... İş makinelerinin temposuna hayran olan fertler, saatlerce kazı çalışmalarını seyredebilirler... Bazılarının çalışmaya katılıp "topla gel, indir, kaldır, hoooop dur..." demesine az kalmıştır...
*"Türkleri Anlama kılavuzu" - Zeki Kayahan COŞKUN
Bir Harf Yayınları
İstanbul, 2005
1. Baskı - Ocak 2005
detaylı bilgi ya da online alış - veriş için:
www.birharf.com
www.zekirdek.com
www.yenisayfa.com.tr
Yazarı tebrik ederim. İyi bir gözlemci olduğu belli oluyor. Gerçekten de "stand-up tadında!" olmuş. Oldukça nüktedan biri olduğunu görebiliyorum. Zekice cümleler ve ince eleştiriler var... Aslında daha ziyade bir durum tespiti gibi görünüyor kitaptakiler ama her gün yaşayıp da fark etmeden yanından geçtiğimiz ufak detaylar da çok güzel hatırlatılmış. Ben okurken oldukça eğlendim...
Yakında devamı niteliğinde bir ikincisi çıkacakmış... Kesinlikle alıp okuyacağım bir kitap. Şimdiden listeme eklemiş bulunuyorum... Diğerlerinin yanına yani... :P Türk gibi yaşamanın ne gibi sonuçları olabileceğini eğlendirerek ve fakat tuhaflığını da yadsımayarak sergilemek gerçekten iyi bir espri konusu. Pek çok stand-up'çının yaptığının yazılı hali gibi değerlendirilebilir.
Benim için önemli olan noktaysa uzak olduğumu hissettiğim bu "Türk kimliği"ni ve onun insana neler katabileceğini biraz olsun daha iyi kavrayabilmemi sağlaması... Bu sayede ismi lazım değil bir internet sitesinde hakkımda devam eden eleştirileri de daha iyi anlıyorum... Şükür ki ben onlardan değilim... Allah'ım nelere kadirsin? Sana tekrar teşekkür borçluyum, beni onlar gibi yaratmadığın için...
Bu can sıkıcı konuyu geçip kitaptan birkaç satırı paylaşmak, daha doğrusu maddeler halinde verilen kılavuzdan birkaç alıntı yapmak isterim:
Madde 60 - Düğün salonunda halay ekibi, başlangıçta pistte çember oluşturarak coşar. Ardından masaların arasından geçerken halaya yeni kişiler alınır. En sonunda düğün salonunun duvarları boyunca halay çekilir. Ve nihayet halaydan kopmalar başlar... Halay ekibi dağılsa da, 2 -3 kişi şuurunu kaybetmiş şekilde halay çekmeye devam eder... Çok sonra anlaşılır ekibin dağıldığı...
Madde 8 - Pazartesi sabahı ve cuma okul çıkışı, bayrak töreni öncesinde, okul müdürü "evladım konuşmayı kes, arkadaki oğlum önüne dön, öndeki arkana dön, sırayı bozma, bak hâlâ konuşuyor, kime diyorum vs..." bağırışlarıyla müdür olduğunu hisseder, hissettirir...
Madde 72 - Belediyenin yaptığı kazı çalışmalarında kullanılan iş makineleri, etrafında kalabalığın toplanmasını sağlar... İş makinelerinin temposuna hayran olan fertler, saatlerce kazı çalışmalarını seyredebilirler... Bazılarının çalışmaya katılıp "topla gel, indir, kaldır, hoooop dur..." demesine az kalmıştır...
*"Türkleri Anlama kılavuzu" - Zeki Kayahan COŞKUN
Bir Harf Yayınları
İstanbul, 2005
1. Baskı - Ocak 2005
detaylı bilgi ya da online alış - veriş için:
www.birharf.com
www.zekirdek.com
www.yenisayfa.com.tr
Mahkeme Celbi
İşi iyice azıtmış haldeler... Devam etsinler... Ben uzaktan seyredip gülüyorum... Hahahahahha... Hatta olayı abartıp beni mahkemeye vereceklerini söylemişler, buyursun versinler... Mahkeme celbini sabırsızlıkla bekliyorum... Ellerimde kelepçelerle mahkemeye oradan da cezaevine giderken görebiliyorum kendimi... Suçum: Fikir beyan etmek!!! "Düşünce suçu"nu suç sayan bu gibi insanlarla beraber aynı ortamda bulunmak ne kadar zor bir durum kabullenmek adına... Yazık, Türk adaleti bir kez daha gereksiz bir davaya sahne olacak. Gazetelerin üçüncü sayfa adli vakaları arasına biz de gireceğiz. Hahahahhaha... Ne komik, acınacak haldeler!
Yazdıklarıma çok içerlemişler... Aman ne kadar taktım bu şekilde düşünmelerine... Hahahahha... Diyorum, ben burada en komik Cem YILMAZ esprisinden daha komik bularak bu durumu, gülmekten yerlerdeyim, onları son derece ciddi tavırlar içerisinde beni mahkemeye vermekten bahsediyorlar... Celp nerede? Ne zaman gelir? Tanıdıklarımla vedalaşma fırsatım var mı? Hahahahah... Allah'tan idam cezası kaldırıldı... Yoksa beni asardı da bu zihniyet! Hahahahah...
Bir de ilköğretim birinci sınıf düzeyinde paragraf paragraf açıklamaları yapılmış yazdıklarımın. Gözümün önünde "Şair burada ne demek istiyor?" diye soran bir edebiyat öğretmeni canlamıyor... Ben söyleyeyim, paragraf paragraf açıklamalar yetersiz kalır, siz cümle cümle, hatta kelime kelime açıklamalar yapın... Hahahahha... Dur, aklıma daha iyisi geldi... Açıklamaların altından altyazılar geçsin, yukarıda bir bilgi bandı bulunsun, herkesin anlayabilmesi için online destek hattı açılsın... Mütercim tercümanlar tutulsun, spontane tercüme yapılsın... Hahahahhaha...
Üyeliğim dondurulmuş... Günün haberi de bu olsa gerek... Donmuş bir üyeliğim var artık, bir de herkesten daha fazla tahammülde bulunulabilmiş olmanın verdiği "number one" olma durumu. Acı acı gülümsüyorum... Ne güzel, donmuş bir üyeliğim, gelecek mahkeme celbini bekleyen posta kutum ve herkesten daha fazla tolerans gösterilmiş yazılarım var... İnsan daha ne ister ki?
Eleştirilerine cevap vermeye tenezzül etmedikçe, durdukları yerde köpürüyorlar. Köpürsünler, kimin umurunda? "Havlayan köpek ısırmaz." bu arada... Ben burda gülüyorum, onlar orda köpürüyorlar... Eleştirilmeye tahammülü olmayan bu kişileri kendilerini geliştirmeye, konulara soğukkanlı yaklaşmaya, o kocaman egolarını biraz ufaltmaya davet ediyorum. Yazık, fazla sinirden tansiyonları filan fırlar... Hahahahah...
Tekrar bir baktım, başka ne tür sayıklamalarda bulunulmuş diye? Neymiş efendim, benden doktor olurmuş da adam olmazmış... Hahahahahhah... Bu şu meşhur fıkranın bir güncel versiyonu herhalde. Bana benim adamlığım yeter... Gönderdiği özel mesajlarda benim için yazdıklarını tekrar okursa bunları söyleyen zat-ı muhterem, neden bu kadarlık bir sürede böylesine devasa fikir farklılığı geliştirdiği hakkında açıklayabilecek söz bulabilir mi? Ben o zaman da mesafemi korumuştum, bugün de aynı mesafedeyim. Hiçbir zaman birilerinin şakşakçılığını yapacak biri olmam.
Yazık, yazık, yazık...
Ayıp, ayıp, ayıp...
Denilecek söz yok ki! Sözün bittiği an bu andır. Allah ıslah etsin!
P.S.: Mahkeme celbi için adres gerekiyorsa e-mail ile temasa geçiniz lütfen. Hahahahahhahah
Yazdıklarıma çok içerlemişler... Aman ne kadar taktım bu şekilde düşünmelerine... Hahahahha... Diyorum, ben burada en komik Cem YILMAZ esprisinden daha komik bularak bu durumu, gülmekten yerlerdeyim, onları son derece ciddi tavırlar içerisinde beni mahkemeye vermekten bahsediyorlar... Celp nerede? Ne zaman gelir? Tanıdıklarımla vedalaşma fırsatım var mı? Hahahahah... Allah'tan idam cezası kaldırıldı... Yoksa beni asardı da bu zihniyet! Hahahahah...
Bir de ilköğretim birinci sınıf düzeyinde paragraf paragraf açıklamaları yapılmış yazdıklarımın. Gözümün önünde "Şair burada ne demek istiyor?" diye soran bir edebiyat öğretmeni canlamıyor... Ben söyleyeyim, paragraf paragraf açıklamalar yetersiz kalır, siz cümle cümle, hatta kelime kelime açıklamalar yapın... Hahahahha... Dur, aklıma daha iyisi geldi... Açıklamaların altından altyazılar geçsin, yukarıda bir bilgi bandı bulunsun, herkesin anlayabilmesi için online destek hattı açılsın... Mütercim tercümanlar tutulsun, spontane tercüme yapılsın... Hahahahhaha...
Üyeliğim dondurulmuş... Günün haberi de bu olsa gerek... Donmuş bir üyeliğim var artık, bir de herkesten daha fazla tahammülde bulunulabilmiş olmanın verdiği "number one" olma durumu. Acı acı gülümsüyorum... Ne güzel, donmuş bir üyeliğim, gelecek mahkeme celbini bekleyen posta kutum ve herkesten daha fazla tolerans gösterilmiş yazılarım var... İnsan daha ne ister ki?
Eleştirilerine cevap vermeye tenezzül etmedikçe, durdukları yerde köpürüyorlar. Köpürsünler, kimin umurunda? "Havlayan köpek ısırmaz." bu arada... Ben burda gülüyorum, onlar orda köpürüyorlar... Eleştirilmeye tahammülü olmayan bu kişileri kendilerini geliştirmeye, konulara soğukkanlı yaklaşmaya, o kocaman egolarını biraz ufaltmaya davet ediyorum. Yazık, fazla sinirden tansiyonları filan fırlar... Hahahahah...
Tekrar bir baktım, başka ne tür sayıklamalarda bulunulmuş diye? Neymiş efendim, benden doktor olurmuş da adam olmazmış... Hahahahahhah... Bu şu meşhur fıkranın bir güncel versiyonu herhalde. Bana benim adamlığım yeter... Gönderdiği özel mesajlarda benim için yazdıklarını tekrar okursa bunları söyleyen zat-ı muhterem, neden bu kadarlık bir sürede böylesine devasa fikir farklılığı geliştirdiği hakkında açıklayabilecek söz bulabilir mi? Ben o zaman da mesafemi korumuştum, bugün de aynı mesafedeyim. Hiçbir zaman birilerinin şakşakçılığını yapacak biri olmam.
Yazık, yazık, yazık...
Ayıp, ayıp, ayıp...
Denilecek söz yok ki! Sözün bittiği an bu andır. Allah ıslah etsin!
P.S.: Mahkeme celbi için adres gerekiyorsa e-mail ile temasa geçiniz lütfen. Hahahahahhahah
Güleriz Acınacak Halimize
Bir süredir forumlarına katıldığım bir sitede (www.doktorlarkulubu.net) son zamanlarda işler iyice çığırından çıktı. Bana göre haksız bir şekilde yazdıklarımı sildikleri için moderatörleri ve admin.'i eleştirmek gafletinde bulundum. Nasıl bir tepkiyle karşılaştığımı anlatamam... Eleştirilmeye bu kadar tahammülsüz bir toplum olup çıkış sebebimiz nedir? Daha da önemlisi, benimle muhattap olduğunu sana bu kişiler yazdıklarımı da anlamaktan aciz. Türkçe konuşabildiğimi ve derdimi anlatabildiğimi sanıyorum... Ama ya ben kendimi yanlış tanıyorum, ya da bu forumlarda bana cevap verenler Türkçe anlamıyor... Hayır, anlama kapasitelerinden şüphe ettiğimi söyleyeceğim, olmayacak, burada doktor olduğunu söyleyen kişilerden bahsediyorum. Yine de insanın aklına garip düşünceler gelmiyor değil...
Eleştirileri yönelttiğim kişilerden bir cevap beklerken, bir de ne görüyorum, konuyla hiç ilgisi olmayan kişiler onlardan daha hevesli davranarak öne çıkmışlar. Ben bunları "kraldan çok kralcı" diye niteledim... Onu da yanlış anlamışlar... İstedikleri gibi olsun, beni artık ilgilendirmiyor zaten. Yine de sinir oldum. Tanımadığın kişiler hakkında yorum yaparken bu kadar önyargılı olmamak lazım... Hele yorumdan ziyade yaptığın artık hakaret boyutuna ulaşıyorsa, o zaman sen de aynı muameleyi görmeyi hak edersin. Hayatım boyunca hakaretengiz cümlelerin ağzımdan çıkmamsı için gayret gösterdim, ama sabır sınırlarının aşıldığı anlarda artık yapılacak bir şey kalmıyor... Kaldı ki, bu sitede söylenen çoğu şeyi yuttum, hiçbirine cevap vermeye tenezzül bile etmedim... Beni anlayacaklarından ciddi şüphelerim bu kişilere değil yanıt vermek hakaret etmek bile lütuf olur... Onlara böyle bir zevki yaşatacak değilim... Ezik kişilikler ezikliklerini sanal ortamlarda birbirlerini asla görmeyeceklerini bildikleri kişilere oturdukları yerden küfretmeyi sürdürsün... Ben onlardan değilim, olmaya niyetim de yok...
Beni üzen nokta, neden bu kadar eleştiriye kapalı olduklarını anlamamış olmam. Biraz olsun insan "Acaba yaptığım gerçekten yanlış olabilir mi?" diye düşünemez mi? Empati kurmayı deneyemez mi? "Neden bana böyle bir şey söylediler?" diye düşünmez mi? En korktuğum şeylerden birdir yanlış anlaşılmak benim... Bunlar hiç yanlış anlaşılmaktan korkmaz mı? Allah'a havale ediyorum cümlesini... Ne de olsa en adil yargılama O'nun huzurunda olacak!
İşin bir de komik tarafı aslında... Gülsem mi bilemiyorum tam... Şimdi aklı sıra beni eleştirdiğini sanan acınacak zihniyet, aslında benden başkasının yazdıklarını benimle özdeşleştirmek gafletinde de bulunmuş. Ama dediğim gibi, cevap vermeye, birtakım düzeltmeler yapmaya, akıllarına girsin diye detaylı açıklamalar yapmaya niyetim de yok... Beni istemeyeni ben hiç istemem. Kaldı ki öyle saçma bir sebepten çıktı ki bu tartışma, ben bile nasıl bu derece büyüyebildiğini anlayamadım... Ama yazının başında da dedim ya, giderek daha beter bir "burnundan kıl aldırmama" boyutuna gidiyoruz. Gülsem mi, ağlasam mı anlamıyorum... Sinirlenmenin anlamı yok, farkındayım, yine de engel olamıyorum... İnadına bir yanlış anlama çabası içinde değilse bu kişiler, nasıl olur da yazdığım bilmem kaç satırlık bir eleştiri yazısı olayı bu denli büyütüp kişiliğe hakaret etme düzeyine (düzeysizliği mi demeli yoksa) taşımış olabilir ki? Dönüp dönüp yazdıklarımı yeniden okuyorum... Nerde yanlış anlamış olabileceklerini göremiyorum. Belki de fazla hassas davranıyorum, ben de diğer herkes gibi öylesine bir "lay lay lom" hayat sürme kolaycılığına kaçmalıyım... Kaçmalı mıyım gerçekten?
İçlerinden birinin yazdıklarına ise artık sadece gülüyorum... Bu kadar düşebileceklerini, seviyeyi de beraberlerinde sürükleyerek, açıkçası kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Buyurun okuyun, siz de katıla katıla gülün: (Aynen, noktalama vs. değiştirmeden alınıtılıyorum.)
Benim kızım yok. ama birisi çukurova mühendislik fakültesinde , diğeri ege tıpta okuyan ARSLANLAR gibi iki oğlum var. oğullarıma senin gibi bir adamın ne kızını alırım ..ne de bacısını alırım.. üzerine para versen , yatlar katlar versen yinede ne kızını ne de bacını oğullarıma asla almam.. almayı bırak , birlikte gezmelerine müsade etmem. aramızda asla bir akrabalık bağı olamaz.
Bu nedir şimdi? Acı acı gülmekten başka ne yapılır ki bu tür sözler karşısında? Benim bu yaşadıklarımdan çıkardığım şudur: Kimseyi eleştirme, kimseye akıl verme. Ne de olsa karşındaki kişinin nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilemezsin, "buluttan nem kapan" tiplerden biri olabilir... Daha da kötüsü, dediklerini de anlayamayacak "ezik karakterli" biri çıkması ihtimal dahilindedir.
Evet, bunu bir kenara not etmeli...
Abesle İştigal... Son Sürat...
Death - İlginç vesselam
Drifting Along: It's funny where boredom will lead you.... - Herkesin başlangıç noktası bu sanırım
Thoughts from Abby - Bakılabilinir
Neyle meşgul olduğum anlaşılıyor herhalde...
Sınava bu kadar süre kalmışken bu motivasyon eksikliğini neye bağlamak gerekir acaba?
Stres sadece... Her şey stres yaratır oldu bende...
Bu arada LAA'nın filmini de hâlâ göndermiş değilim. Ayıp oluyor yahu...
Bugün inşallah...
Perşembe, Şubat 03, 2005
Paranoya
Gözlerim yanıyor... İnsanın durduk yerde neden gözü yanar ki? Allah Allah... Garip yaratıklarız vesselam...
Dün LLA'ya göndermeyi düşündüğüm DVD'yi aradım... Yok yahu o film piyasada... Gerçi ben dergide piyasaya çıktığını filan okuduğumu hatırlıyorum ama baktığım hiçbir yerde bulamadım... Ayıp olacak çocuğa... O yüzden ben de bir başka film göndereceğim ona... Bir konuşmamızda bu gönderdiğimi de seyretmediğini söylemişti. İşin zor tarafı, nasıl açıklayacağım bunu çocuğa? Buluruz bir yolunu herhalde... Zarf filan hazır, her şey gönderilmek için uygun. Zarfın üzerine adres yazıp yazmamak konusunda tereddütte kaldım... Ama yazdım gene de. Bu şekilde artık anonim kalamayacağım ama yine de bir şekilde eline geçemezse zarf, bana geri gelmesi daha iyi... Aslında eğer eline geçmezse geri gelmez o zarf bana ama... Yine de bilmiyorum ya, o bana söyledi adını adresini, ben de ona açık edebilirim herhalde benimkileri... Bu internet insanı paranoyak mı yapıyor ne?
Paranoyak olduğum bir başka şey de bu mp3 paylaşımları bugünlerde... Her gün yeni bir haber çıkıyor, güya paylaşım yapılanlar takip ediliyormuş filan, davalar açılıyormuş, acayip büyük para cezaları veriliyormuş... Bir taraftan hak veriyorum böyle yapılmasına, bir taraftan da bana ters geliyor bu cezalar. Yani şimdi önce dinleyip almaya sonra karar vermek daha doğru değil mi? Neden beğenmediğim bir albüm için para vermiş duruma düşeyim ki? Sonra ABD'de iş daha da korkunç bir halde. Orada müzik siteleri şarkıları 1 Dolar gibi rakamlara satıyorlar bildiğim kadarıyla... Şimdi bu da bir nevi hakaret değil mi sanatçıya? "Senin şarkının değeri 1 Dolar ediyor." demek? Bilemiyorum...
Bir de sinir bozucu bir şey oldu... Şimdi bilgisayarımda 2 anti-virüs programı var. Biri bir virüs bulduğunu haber veriyor... Virüsü bulduğu yere gidip bakınca böyle bir dosya olmadığını görüyorum. İşin ilginci daha update halde olan ikinci virüs yazılımı böyle bir sorun rapor etmiyor... Hangisine inanacağımı şaşırdım... Birincisi saçmalıyor gibi geliyor bana... Daha da sinir bozucu bir durum, hem virüs olduğunu rapor ediyor, hem de bunu temizleyemeyeceğini söylüyor... Şimdi bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Ne yani bu? Madem buldun temizle, değil mi? Ama temizleyemiyormuş... Anti - virüs yazılımı geliştirenler nasıl bir halet-i ruhiye içindedir ki temizletemeyecekleri zararlı programları buldurtup kullanıcıyı tedirgin ederler... Gerçi bu tip yazılımlarım zaman zaman hatalı uyarılar verdiği de bir gerçek... Muhtemelen benim için de geçerli olan şu anda böyle bir durum, ama yine de insan rahatsız oluyor... Paranoyak kesildim... Bütün adres defterimi temizledim... Belli mi olur, yayılır filan... En kısa zamanda bir başka yazılımla yeniden taratmak lazım hard disc'i...
Bugün resmen paranoyağım...
Çarşamba, Şubat 02, 2005
Métro, boulot, dodo...
Yemek yemeye çalışıyorum... Çalışıyorum, diyorum çünkü gerçekten bir uğraş içindeyim... Yan masada bir kadın oturuyor, otuzlu yaşlarında muhtemelen, elinde bir sigara, dumanını sanki inadına inadına yüzüme üflüyor... Her duman bulutu içerisinde gözlerim daha bir yaşarıyor... Boğazım yanıyor filan, resmen yemek yemek işkence haline gelmiş durumda. Bu da yetmezmiş gibi tam karşıma bir çift oturuyor... İkisinin de ellerinde birer sigara, daha bitmeden yenilerini yakmaya hazırlar. Önlerinde bir tepsi, tepside yiyecek bir şey yok, bir kola almışlar sadece, muhtemelen sigara dumanının kuruttuğu boğazlarını nemlendirmek için... Tehlike giderek artıyor... Boğuldum boğulacağım diye bekliyorum...
Tipik bir fast - food lokantası. Yerleşim, yenilen içilen şeyler her yerde görmeye alıştığımız gibi... Ama burasını özellikle seviyorum. Her geldiğimde oturduğum bir yer var. Tam karşı duvarda beni her defasında yeniden etkilemeyi başaran bir resim duruyor. Bütün duvar boyunca kadınlı erkekli bir kalabalık, belli ki aceleleri var, erkeklerin ellerinde Bond çantalar, kravatları rüzgarda uçuyor, kadınlar son derece özenli giyinmiş, fularlar saçlar rüzgarda dalgalanıyor... Tipik bir iş çıkışı anı gibi... Bütün bu kalabalık resmin arka planına yerleştirilmiş, soluk bir griye mahkum edilmiş... Ön planda tüm kalabalığın tersi istikamette yürüyen bir kadın var. Tepeden tırnağa kımızılar içinde. Yüzünde garip bir hüzün var, sanki her an ağlamaya hazır gibi görünüyor. Beni çok etkileyen mahzun bir görünümü var... Niye böyle üzgün? Ressam neden böyle üzgün çizmiş bu kadını? Ve belki de en önemlisi bu resim, onu oldukça iyi bilmeme rağmen, neden her seferinde yeniden etkilemeyi başarıyor? Kadın acayip yalnız görünüyor... İçimden o kadına yardım etmek geliyor...
Lokanta yine dolup taşıyor nedense. Herhalde yarıyıl tatili olduğu için. Bir de dışarıda buz gibi bir hava var. Dünkü karlar erimiş tümden, acı bir rüzgar insanın yüzünü yakıyor... Dün sokağa çıkamayanlar da belli ki bugün kendilerini dışarı atmışlar. Dışarının soğuğu da onları içerilere kaçmaya zorlamış herhalde. Lokanta da haliyle dolmuş. Yer değiştiremiyorum, sigara dumanı gittikçe daha tahammül edilemez hale geliyor. Neden içiyorlar bu zıkkımı? Onlara ne veriyor ki bu? Doktor olmanın zor taraflarından biri de bu galiba... Neyin iyi, neyin kötü olduğunu öğreniyorsun, ama birileri kötü bir şey yaptığında onun olası zararları gözünün önünde canlanıveriyor. Hangi ülkeydi o, Kanada mı ne? Sigara paketlerinin üzerine çürümüş akciğer resimleri filan koyuyorlarmış, içmeyi düşünüp de alacak olan olursa belki etkilenirler diye... Ne derece etkili oluyordur bilemem, ama burada da öyle bir şeyler yapılsa acaba birileri etkilenir mi?
Aklıma hocanın derste söylediği bir şey geldi birden... "Bir kadının kendine yapabileceği en kötü şey siagara içmektir." Yanımdaki kadına bakıyorum, kendine en büyük kötülüğü yaptığının farkında mı acaba?
Bir şey daha söyleyeyim, nerden esti bilmiyorum ama... Bugün itibarıyla "self medication"a başlamış bulunuyorum... Dikkat toplamak için ginsenc almaya başladım. Ama Kore malı ginsenc olmalı, kırmızı olanından. Dozunu da düzgün ayarlamak lazım, yoksa duvarlara tırmanırız valla... Hahahahahhah... İşe yarar mı acaba? Bekleyelim, görelim...
Bugünlerde bir şarkıya fena takmış haldeyim... Ne zamandır piyasada vardır bu şarkı, eski midir, yeni midir, hiç bilmiyorum. Gökhan KIRDAR söylüyor, adı da "Üstüme Basıp Geçme". Eskiden "Yerine Sevemem" diye bir şarkısı vardı, o da güzel şarkıydı. Sonra ortalardan kayboldu, adını bir daha uzunca süre duymadım, en azından ben rastlamadım. Neyse, uzun lafın kısası, şarkının sözleri acayip etkileyici, müzik de çok güzel olmuş... Dinlemek lazım bence.
Fransızlar "Métro, boulot, dodo..." derlermiş günlerinin sıradanlığını anlatmak için... Aynen burada durum budur. Değişiklik olur mu ki acaba yakın bir zamanda? Herhangi bir zamanda?



